BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarEbrar Sıla Peri17 Haziran 2026 22:08

Kendini Taşımak

Alıntıla
kure star outline

Akşam olmuştu. Gün boyunca omuzda taşınan çanta sonunda kapının yanına bırakıldı. Anahtar çevrildi, ayakkabılar çıkarıldı, günün ağırlığı yavaş yavaş üzerinden dökülür gibi oldu insanın. Fakat garip bir şey vardı: Çanta yere konabiliyordu, mont askıya asılabiliyordu, elde taşınan poşetler bırakılabiliyordu. Günün içindeki birçok yük bir şekilde insanın üzerinden ayrılabiliyordu. Ama bazı şeyler vardı ki kapının dışında bırakılamıyordu. Eve birlikte giriyorlardı. Sessizce. Her gün. İnsan bazen bunu fark etmiyordu bile.


Hayatın büyük kısmı taşımakla geçiyor gibi görünür. Eşyaları, sorumlulukları, planları, yapılacak işleri. Bir yerden başka bir yere götürülen şeyler vardır sürekli. Bavullar istasyonlarda sürüklenir, kutular taşınır, çantalar omuzlarda iz bırakır. Ama yıllar geçtikçe insanın asıl yükünün bunlar olmadığını düşünmeye başlıyorum. Çünkü en ağır şeyler çoğu zaman görünmezdir. Kimse onları elde taşımaz. Kimse onları bir yere bırakmaz. Ve çoğu zaman insan onların ağırlığını ancak uzun bir sessizlikte fark eder.


Belki de insanın hayat boyunca yaptığı şeylerden biri, geçmişteki hâllerini yanında taşımaktır.


Çocukluğundan kalan bir korku, yıllar önce söylenmiş bir cümle, unutulduğunu sandığı bir utanç, eski bir hayal. Bazen insan bunların geçtiğini düşünür. Geride kaldığını. Ama sonra hiç beklenmedik bir anda, bir sokakta yürürken, eski bir fotoğrafa bakarken ya da tanıdık bir koku duyarken onların hâlâ içeride bir yerde yaşadığını fark eder.


Çünkü geçmiş, çoğu zaman ardımızda duran bir şey değildir. Biraz da bizimle birlikte yürüyen bir şeydir.

Bir tren istasyonunda beklerken insanların bavullarına bakmayı severim. Bazıları küçüktür, bazıları büyük. Kimileri yalnızca birkaç günlüğüne hazırlanmış gibidir, kimileri uzun bir yolculuğun işaretini taşır. Fakat insanları izlerken hep aynı şeyi düşünürüm: Bir şehri değiştirmek mümkündür ama insan kendisini yanında götürür. Yeni bir eve taşınabilir, başka bir ülkeye gidebilir, hayatını baştan kurabilir. Ama bütün bunların içinde aynı bakışları, aynı hafızayı, aynı yaraları ve aynı umutları da beraberinde taşır. Belki bu yüzden bazı kaçışlar insanı hafifletmez. Çünkü gidilen yer değişir ama yolculuğa çıkan kişi aynı kalır.


Garip olan şu ki, insan bazen başkalarını taşımaktan çok kendisini taşımaktan yorulur. Her gün aynı yüzle uyanmak, aynı zihnin içinde dolaşmak, aynı soruların farklı biçimlerine denk gelmek. İnsanların çoğu hayatın belirli dönemlerinde başka biri olmak istemiştir belki. Başka kararlar vermiş biri. Başka bir cesarete sahip biri. Başka bir geçmişi olan biri. Ama insan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, sonunda yine kendisiyle aynı masaya oturur. Aynı aynaya bakar. Aynı iç sesle karşılaşır.


Belki bu yüzden kendine yabancılaşmak diye bir şey var. İnsan bazen kendi hayatının içinde misafir gibi hisseder kendini. Eski fotoğraflara bakar ve oradaki kişiyi tanır ama tam olarak hatırlayamaz. Bir zamanlar çok önem verdiği şeylerin bugün neden bu kadar uzak göründüğünü anlayamaz. Aynı kişi olduğunu bilir ama aynı kişi gibi hissetmez. Çünkü yıllar boyunca taşınan şey yalnızca hatıralar değildir; değişimin kendisidir de. İnsan yürüdükçe dönüşür. Dönüştükçe de geride bıraktığını sandığı bazı parçalarını yanında taşımaya devam eder.


Bazı yükler vardır ki yalnızca ağırlık değildir. İnsan onları bırakmak istemez. Eski bir mektup gibi. Solmuş bir fotoğraf gibi. Çocuklukta kurulmuş bir hayal gibi. Çünkü bizi yoran şeylerin bir kısmı aynı zamanda bizi biz yapan şeylerdir. Kırgınlıklar bazen karaktere dönüşür. Bekleyişler sabra. Kayıplar anlayışa. İnsan taşıdığı her şeyden biraz şekillenir. Bu yüzden bazı yüklerden kurtulmak, biraz da kendinden vazgeçmek gibi gelir.


Bir köprünün üzerinde yürürken bunu düşünmüştüm bir kez. İnsan hayatı boyunca kaç kez değişiyor? Kaç farklı kişi oluyor? Ve bütün o eski kişiler nereye gidiyor? Belki hiçbir yere gitmiyorlar. Belki yalnızca içeride daha sessiz odalara çekiliyorlar. Çocukluğumuz, gençliğimiz, korkularımız, heveslerimiz… Hepsi bir şekilde bizimle kalıyor. Bazen görünür, bazen görünmez. Ama tamamen kaybolmazlar.


İnsan en çok neyi yanında götürür?


Bir şehirden ayrılırken bavuluna koyduklarını mı?


Yoksa o şehirde yaşarken hissettiklerini mi?


Bir evden çıkarken topladığı eşyaları mı?


Yoksa o evin içinde bıraktığı yılları mı? Bu soruların kesin cevapları yok. Ama bazen uzun bir yürüyüşün sonunda, omuzlarda gerçek bir yük olmadığı hâlde hissedilen yorgunluk, insana başka bir şey söylüyor. Belki de asıl taşıdığımız şey, yaşadıklarımızdan çok onların içimizde bıraktığı izlerdir.


Ve galiba büyümek de biraz bununla ilgili. Yüklerden tamamen kurtulmakla değil. Onlarla birlikte yürümeyi öğrenmekle. Geçmişi sırtından atmakla değil, onunla kavga etmeyi bırakmakla. Kendini değiştirmekle değil, değişen hâllerinle yan yana yaşayabilmekle.


Çünkü insanın hayat boyunca yaptığı en uzun yolculuk, bir şehirden başka bir şehre gitmek değildir belki. Ne bir trenin vardığı son duraktır ne de haritalarda gösterilen bir mesafe. Asıl yolculuk, bütün değişimlerine rağmen kendisiyle birlikte yürümeye devam etmektir. Ve belki bu yüzden, yıllar sonra dönüp bakıldığında, taşınan onca şey arasında en ağır olanın da en vazgeçilmez olanın da insanın bizzat kendisi olduğu görülür.

Kaynakça

Peri, Ebrar Sıla, "Kendini Taşımak" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2026