Bir kitaplığın önünde dururken eski bir kitabı elime almıştım. Sayfaları hafifçe sararmıştı; kapağının köşeleri yıpranmış, yıllardır aynı rafta beklemekten rengini biraz kaybetmişti. Kitabı açar açmaz içinden küçük bir kâğıt düştü. Üzerinde birkaç satır vardı. Ne zaman yazıldığını hatırlamadım önce. Sonra yazının bana ait olduğunu fark ettim. Cümleler tanıdıktı ama onları yazan kişiyi tam olarak hatırlayamadım. O anda ilginç olan şey notun kendisi değildi. Daha çok, notu okurken içimde beliren hafif histi. Tam olarak ne olduğunu tarif edemediğim bir duygu. Ne yalnızca özlem ne yalnızca hüzün. Sanki uzun zamandır kapalı duran bir odanın kapısı kısa süreliğine aralanmıştı da içeriden eski bir hava dışarı sızmıştı.
İnsan hafızasının en tuhaf taraflarından biri bu olabilir. Bazı olayları unuturuz ama onların bıraktığı izler kalır. Hatta bazen izler, olayların kendisinden daha uzun yaşar. Bir sokağın adını hatırlamayız ama oradan geçerken hissettiğimiz duygunun gölgesi içimizde dolaşmaya devam eder. Bir konuşmanın ayrıntıları silinir ama konuşma bittikten sonra içimize yerleşen his kalır. Sanki zihnimizin bir yerinde, yalnızca yaşananları değil, hissedilenleri de saklayan görünmez bir arşiv vardır.,
Bu arşivin düzeni bildiğimiz arşivlere benzemez. Dosyalar kronolojik sıralanmaz. Klasörlerin üzerinde tarihler yazmaz. Bazı kayıtlar yıllarca hiç açılmazken, en eski olanlardan biri ansızın önümüze düşebilir. Bir şarkının ilk birkaç notasında. Yağmurdan sonra gelen bir kokuda. Çocukken gidilen bir mahalleden geçerken. İnsan bazen neyi hatırladığını bile anlayamaz. Çünkü geri dönen şey doğrudan anı değildir. Daha çok, anının içinde yaşamış bir duygudur.
Belki bu yüzden bazı hisler o kadar tanıdık gelir ki insan onları daha önce nerede yaşadığını çıkaramaz. Bir akşamüstü pencereden dışarı bakarken gelen açıklanamaz bir hüzün mesela. Belirli bir sebebi yoktur. Kimseyi özlemiyorsundur belki. Hiçbir şey eksik değildir. Ama yine de içinden geçen şey tanıdık gelir. Sanki yıllar önce bir yerde bırakılmış bir duygunun yankısıdır. Kaynağı unutulmuştur ama titreşimi kalmıştır.
Çocukluk buna benzer hislerle doludur aslında. O yaşlarda hissedilen bazı şeylerin adı yoktur. İnsan henüz duygularını sınıflandırmayı öğrenmemiştir. Bir yaz akşamında duyulan hafif sıkıntı. Tatilin son gününe yaklaşırken hissedilen belirsiz boşluk. Akşam ışığının odanın içine düşüşünü izlerken ortaya çıkan açıklanamaz duygu. Yıllar sonra bunları hatırladığımızda yaşanan olayı değil, o hissin gölgesini buluruz. Ve fark ederiz ki bazı duyguların adı hiçbir zaman konulmamıştır.
Arşivin en ilginç raflarından biri de kaynağı unutulmuş özlemlerle dolu olmalı. İnsan bazen neyi özlediğini bilmeden özler. Belirli bir kişiyi değil. Belirli bir zamanı da değil. Daha çok, geçmişte bir yerde kalmış bir hissi. Eski bir yaz akşamını. Bir pencerenin önünde geçirilen sessiz dakikaları. Belki de artık var olmayan bir ihtimali. Bu özlem bazen bir yere ait değildir. Ama yine de gerçektir. Çünkü hafıza yalnızca yaşanmış olayları değil, yaşanırken hissedilmiş dünyaları da saklar.
Bazı sevinçler de oradadır kuşkusuz. İnsan geçmişe baktığında genellikle hüzünleri hatırladığını düşünür ama hafızanın çekmecelerinde küçük mutluluk kırıntıları da kalır. İlk kez duyulan bir şarkının yarattığı heyecan. Beklenmedik bir mektubun gelişi. Uzun bir günün sonunda eve dönmenin verdiği rahatlık. Bunlar büyük olaylar değildir. Tarihe geçmezler. Ama insanın içinde uzun süre yaşamaya devam ederler. Belki de mutluluğun hafızadaki biçimi budur: Olaylardan daha küçük, ama onlardan daha dayanıklı.
Garip olan şu ki, bazen insan bir anıyı değil, o anıyı hisseden kişiyi özler. Eski fotoğraflara bakarken duyulan şey biraz buna benzer. Fotoğraftaki yüz tanıdıktır ama asıl yabancı gelen, o yüzün içindeki duygulardır. İnsan o gün ne kadar umutlu olduğunu, ne kadar korktuğunu, ne kadar kolay sevinebildiğini hatırlamaya çalışır. Ve fark eder ki zaman yalnızca olayları değil, onları hisseden kişiyi de değiştirmiştir. Belki özlem dediğimiz şeyin bir kısmı, geçmişte yaşananlara değil; geçmişteki kendimize yöneliktir.
Bir arşiv düşünürüm bazen. Uzun koridorları olan, rafları tavana kadar yükselen sessiz bir yer. Bazı kutuların üzerindeki yazılar silinmiş. Bazı dosyaların tarihleri okunmuyor. Bazı çekmeceler yıllardır açılmamış. Ama hiçbir şey tamamen kaybolmamış. Yalnızca bekliyor. Çünkü insanın iç dünyasında bazı duyguların son kullanma tarihi yoktur. Onlar yalnızca sessizleşir. Gözden çekilir. Arka raflara kaldırılır. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda, bir kapak yeniden açılır.
İnsan gerçekten neyi unutur? Yaşananları mı, hissedilenleri mi? Hafıza olayları mı saklar, yoksa onların içimizde bıraktığı izleri mi? Geçmiş bazen geri dönmüyor da zaten hiç gitmemiş olabilir mi? Bu soruların kesin cevapları yok. Belki de olmamalı. Çünkü hafızanın işi açıklamak değil, saklamaktır biraz. Ve bazı duygular, açıklanmaya çalışıldığında eksilir.
Bu yüzden yıllardır duyulmayan bir şarkı bir gün ansızın çaldığında ya da eski bir kitabın arasından unutulmuş bir not düştüğünde insan yalnızca geçmişi hatırlamaz. İçinde bir yerde hâlâ yaşamaya devam eden eski bir hissin varlığını da fark eder. O his yıllarca konuşmamış olabilir. Adını kaybetmiş olabilir. Hatta hangi zamana ait olduğu bile unutulmuş olabilir.
Ama belki insanın içinde, kapısı hiçbir zaman tamamen kapanmayan bir arşiv vardır. Ve bazı duygular unutulmaz; yalnızca uzun süre çağrılmadan bekler.
Peri, Ebrar Sıla, "Unutulmuş Duygular Arşivi" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2026