BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarEbrar Sıla Peri17 Haziran 2026 22:00

Hayatın Aceleye Getirilen Kısımları

Alıntıla
kure star outline

Kahve henüz sıcakken bitirildi. Bardaktan yükselen buhar hâlâ havadaydı ama masadaki kişi çoktan kalkmıştı. Gideceği yere geç kalmıyordu aslında. Ortada gerçek bir telaş da yoktu. Yine de her şey biraz hızlı olmuştu. Kahvenin tadı tam hatırlanmıyordu. Pencerenin dışındaki yağmur fark edilmemişti. Masanın yanından geçen insanların yüzleri seçilmemişti. Kahve içilmişti ama sanki yaşanmamıştı. Günün geri kalanında bu durumun üzerinde durulmadı elbette. Çünkü hayatın içinde buna benzeyen yüzlerce küçük an var. Yaşanıyorlar, tamamlanıyorlar, geçiyorlar. Ve çoğu zaman insan onların içinden geçtiğini ancak çok sonra fark ediyor.


Belki de hayatın önemli bir kısmı böyle ilerliyor. Bir sonraki ana yetişmeye çalışırken. Çocukken büyümeyi bekleyerek, büyüdükten sonra çocukluğu özleyerek. Okuldayken yaz tatilini düşünerek, yaz geldiğinde sonbaharı bekleyerek. Pazartesiyi cuma için, sonbaharı yaz için, bu yılı gelecek yıl için yaşayarak. İnsan sürekli önünde duran bir kapıya bakıyor sanki. Henüz açılmamış olana. Henüz gelmemiş olana. Ve bazen o kapının açılmasını beklerken içinde bulunduğu odanın ayrıntılarını kaçırıyor.


Garip olan şu ki, insanın sabırsızlığı yalnızca zamana karşı değil. Duygulara karşı da. Bir üzüntü yaşanıyor ve hemen geçmesi isteniyor. Bir belirsizlik ortaya çıkıyor ve hemen sonuca ulaşmak arzulanıyor. Bir yas başlıyor ama insan ne zaman normale döneceğini merak ediyor. Hatta mutluluk bile bazen kendi içinde yeterince kalamıyor. Güzel bir an yaşanırken bile onu yaşamakla yetinilmiyor; fotoğrafı çekiliyor, paylaşılması düşünülüyor, ileride hatırlanacak bir hatıraya dönüştürülüyor. İnsan bazen yaşadığı şeyin içinde durmak yerine, onu çoktan geçmiş zamana yerleştiriyor.


Bir tren istasyonunda bekleyen insanları izlemeyi severim. Özellikle de tren henüz gelmemişken. O kısa aralıkta herkes başka bir yere odaklanmıştır. Gideceği şehre, yapacağı görüşmeye, ulaşacağı zamana. Kimse istasyonda olmayı istemez. İstasyon yalnızca geçilmesi gereken bir yerdir. Oysa hayatın büyük kısmı biraz istasyonlara benziyor. Sürekli başka bir yere ulaşmaya çalışırken geçirilen bekleme alanları. Fakat insan çoğu zaman varacağı yeri düşündüğü için bulunduğu yeri görmüyor.


Belki bu yüzden beklemek giderek değersizleşiyor. Beklemek eskiden zamanın bir parçasıyken şimdi zamanın dışına itilmiş gibi. Her şey hızlanıyor çünkü. Mesajlar daha hızlı geliyor. Yolculuklar daha kısa sürüyor. Görüntüler daha hızlı değişiyor. Ama hızlanan her şeyin derinleştiğini söylemek zor. Bazı şeyler tam tersine yüzeyde kalıyor. Bir kitabın sayfaları çevriliyor ama içine tam olarak girilmiyor. Bir sohbet sürüyor ama dikkat başka yerde dolaşıyor. Bir yemek yeniyor ama tadı hatırlanmıyor. İnsan bir şeyleri tamamlıyor ama her zaman yaşamıyor.


Mevsimlerin bile daha hızlı geçtiğini düşünmüyorum aslında. Belki biz daha az fark ediyoruz onları. Bir gün ağaçlar çiçek açıyor. Sonra bir bakıyoruz yapraklar dökülmüş. Yaz gelmiş, geçmiş. Sonbahar bir sabah ansızın pencereden içeri girmiş. Çocuklar büyümüş. Anne babaların saçları biraz daha beyazlamış. Yıllardır aynı rafta duran fotoğraflardaki insanlar değişmiş. İnsan bu değişimleri yaşarken fark etmiyor çoğu zaman. Çünkü gözleri sürekli ileride bir noktaya çevrili.


Bazı şeyler tam da bu yüzden aceleye geliyor galiba. Bir dostla edilen sohbet. Akşamüstü yürüyüşü. Bir kitabın ortasında durup düşünmek. Sessiz bir öğleden sonra. Pencereden dışarı bakmak. Bunlar büyük olaylar değiller. Takvimlerde işaretlenmiyorlar. İnsan onlara ulaşmak için uzun planlar yapmıyor. Ama belki de hayat dediğimiz şeyin büyük kısmı tam olarak bunlardan oluşuyor. Sorun şu ki, insan çoğu zaman büyük anları ararken küçük anların içinden geçip gidiyor.


Hayatın önemli anları yaşanırken mi fark edilir, yoksa geçtikten sonra mı? Bu sorunun kesin bir cevabı yok sanırım. Çünkü bazen yıllar sonra dönüp baktığımızda özlediğimiz şeyler, o sırada önemli bile görünmeyen günler oluyor. Hızlıca yenilmiş bir akşam yemeği. Her gün geçilen bir sokak. Artık açılmayan bir kapı. Bir arkadaşla yapılan sıradan bir konuşma. O anlar yaşanırken tarihe geçecek gibi görünmüyor. Ama hafıza onları saklıyor. Çünkü belki de insanın hayatını oluşturan şeyler, büyük kırılmalar kadar küçük tekrarlar.


İnsan neden hep bir sonraki ana yetişmeye çalışıyor? Belki umut yüzünden. Belki merak yüzünden. Belki de geleceğin, içinde bulunulan zamandan daha parlak görünmesinden. Ama ne sebeple olursa olsun, insanın hayatla kurduğu ilişkinin içinde ince bir sabırsızlık var. Sürekli biraz ileride duran bir şey. Sürekli yaklaşılması gereken bir sonraki durak.


Oysa bazen dönüp bakınca en çok özlenen şeyler, ulaşılmış hedefler değil. O hedeflere giderken fark edilmeden geçilmiş yollar oluyor. Arada kalmış günler. Bekleme anları. Yarım bırakılmış sohbetler. Bir daha geri dönmeyecek kadar sıradan sanılan zamanlar.


Ve belki hayatın en değerli parçaları gerçekten de vardığımız yerlerde değil; acele ederken fark etmeden geçtiğimiz yerlerde saklıdır.

Kaynakça

Peri, Ebrar Sıla, "Hayatın Aceleye Getirilen Kısımları" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2026