BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarEbrar Sıla Peri8 Haziran 2026 10:58

Dünyaya Karışamayanlar

Alıntıla
kure star outline

Akşamın kalabalığı yavaş yavaş bir kafeye doluyordu. Masalar neredeyse tamamen dolmuştu. Bir köşede arkadaş grupları yüksek sesle konuşuyor, bir başka masada insanlar telefon ekranlarını birbirine göstererek gülüyordu. Garsonlar ellerinde tepsilerle masaların arasında kaybolup yeniden ortaya çıkıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Şehrin sıradan bir akşamı. Ama pencere kenarında oturan biri vardı; kahvesi çoktan soğumuş, gözleri ara sıra dışarıdaki caddeye kayıyordu. O da oradaydı. Aynı havayı soluyor, aynı sesleri duyuyor, aynı ışıkların altında oturuyordu. Fakat sanki birkaç santim geriden yaşıyordu bütün olanları. Sohbetlerin içinde değil de kenarında. Hayatın tam ortasında değil de ona bakan bir yerde.


Bazı insanların dünyayla ilişkisi böyledir galiba. Dışarıdan bakıldığında hayatın içindedirler. İşe giderler, arkadaşları vardır, kalabalıkların arasından geçerler, otobüs beklerler, market kuyruğunda dururlar. Fakat bütün bunların içinde, tarif edilmesi zor küçük bir mesafe hissi taşırlar. Sanki görünmez bir camın ardından bakıyorlarmış gibi. Her şeyi görürler ama dokunamazlar. Her şeyin içindedirler ama tamamen karışamazlar. Bu duygu çoğu zaman yalnızlıkla karıştırılır. Oysa aynı şey değildir. Çünkü insan bazen tek başına değilken de dışarıda hissedebilir kendini.


Şehirlerde bunu görmek kolaydır. Kalabalık meydanlarda, tren istasyonlarında, duraklarda. İnsanların sürekli bir yerlere yetişmeye çalıştığı o hareketin içinde bazı yüzler vardır; kalabalığın ritmine tam olarak uymazlar. Yürürler ama acele etmezler. Dinlerler ama konuşmazlar. Bakarlar ama çoğu zaman fark edilmezler. Sanki yaşanan hayatla aralarında küçük bir gecikme vardır. Dünya bir adım önden gider, onlar ardından gelir. Bu yüzden bazen en kalabalık yerlerde bile uzaktan izleyen biri gibi hissederler kendilerini.


Belki de mesele insanlarla ilgili değildir. Belki dünyaya karışamamak dediğimiz şey, hayata belirli bir açıdan bakmakla ilgilidir. Çünkü bazı insanlar yaşadıkları şeyleri yaşarken değil, onları düşünürken hissederler. Bir sohbetin içindeyken değil, eve döndükten sonra. Bir yolculuk sırasında değil, yıllar sonra aynı fotoğrafa bakarken. Onlar için hayat biraz gecikmeli gelir. O anın içindeyken değil, hafızaya dönüştüğünde anlam kazanır. Bu yüzden sürekli gözlemleyen insanlar vardır. Herkes konuşurken dinleyen, herkes yaşarken düşünen, herkes ilerlerken durup bakan insanlar.


İç dünyası dış dünyasından daha kalabalık olanlar belki de bunlardır. Bir sokakta yürürken yalnızca binaları görmezler. Pencerelerin arkasındaki hayatları düşünürler. Bir trende yolculuk ederken yalnızca gittikleri yere odaklanmazlar. Karşılarında oturan yabancının yüzündeki yorgunluğu fark ederler. Bir akşam ışığının bir duvara düşüşü bile onların zihninde uzun süre kalabilir. Çünkü bazı insanlar dünyayı yaşamak kadar izler de. Ve bazen bu iki şey arasında ince ama belirleyici bir fark vardır.


Garip olan şu ki ait olamama hissi her zaman acı verici değildir. Bazen insanın dünyaya biraz dışarıdan bakabilmesi, ona başka türlü göremeyeceği şeyleri gösterir. Bir şehrin içindeyken onun ritmine kapılırsın; ama biraz uzaktan bakınca sokakları, ışıkları, insanların birbirine benzemeyen yalnızlıklarını görmeye başlarsın. Belki de bazı insanların sürekli dışarıdan bakıyormuş gibi hissetmesinin sebebi budur. Hayata karışmakla hayata bakmak arasında gidip gelirler. Bir yere ait olmak isterler ama aynı zamanda o ait oluşun içinde kaybolmaktan da çekinirler.


Bu yüzden bazı insanlar kendi hayatlarının kenarında oturuyormuş gibi hisseder bazen. Her şey olup biterken onlar bir pencerenin ardından izliyormuş gibidir. Bir ilişki yaşarken bile onu düşünürler. Bir şehirde yaşarken bile o şehre dışarıdan bakarlar. İçinde bulundukları anla aralarına görünmez bir mesafe koyarlar. Belki bilinçli değildir bu. Belki de yalnızca dünyayla kurdukları ilişkinin biçimi böyledir.


İnsan gerçekten ait olduğu bir yer mi arar, yoksa ait olacağı hissini mi? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Çünkü bazen yıllarca aynı şehirde yaşayan biri kendini hâlâ misafir gibi hissederken, bazen birkaç saat geçirilen bir sokak insana tuhaf bir tanıdıklık verebilir. İnsanların içinde de buna benzer yerler vardır. Bazı insanlarla yıllarca yan yana yürürsün ama aradaki mesafe kapanmaz. Bazılarıyla ise birkaç cümle sonra uzun zamandır tanıyormuşsun gibi hissedersin. Demek ki ait olmak yalnızca süreyle ilgili değildir. Belki biraz da insanın kendisini hangi mesafede rahat hissettiğiyle ilgilidir.


Akşam saatlerinde şehirlerin başka bir yüzü ortaya çıkar. Vitrin ışıkları yanar, otobüs duraklarında bekleyen insanlar çoğalır, pencerelerin arkasında küçük hayatlar görünür hâle gelir. İşte tam o saatlerde, kalabalığın içinde yürürken bazı insanlar kendilerini hem çok yakın hem çok uzak hissederler dünyaya. Sanki aynı hikâyenin içindedirler ama farklı bir satırda. Aynı şehrin sakinidirler ama başka bir ritimde yaşarlar. Bu his bazen yorgunluk gibi gelir, bazen özgürlük gibi. Bazen eksiklik gibi görünür, bazen bir bakış biçimi gibi.


Ve belki dünyaya karışamayanlar gerçekten dünyadan uzak insanlar değildir. Belki onlar yalnızca hayatın tam merkezinde durmak yerine biraz kenarında yürümeyi seçmişlerdir. Kalabalığın içine karışmak yerine onu izlemeyi. Seslerin arasında kaybolmak yerine yankılarını dinlemeyi. Çünkü bazı insanlar için dünya, içinde tamamen kaybolunacak bir yer değil; uzun uzun bakılacak bir manzara gibidir. Ve belki de bu yüzden, dışarıdan bakıldığında dünyaya karışamıyormuş gibi görünürler. Oysa onlar yalnızca dünyanın geri kalanından biraz farklı bir mesafede yaşamaktadır.

Kaynakça

Peri, Ebrar Sıla, "Dünyaya Karışamayanlar" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2026