
" Sahi Kimim Ben? "

Issız (Fotoğraf: Muhammet Emin Bakır)
İnsan yaşar, görür ve hisseder. Yaşadıklarıyla kendine bir kimlik inşa etmeye, hissettikleriyle varlığını anlamlandırmaya çalışır. Peki ya ikisi de elinden kayıp gittiğinde?
Günler, sonu ezbere bilinen bir filmin sahneleri gibi birbirini takip ederken; hisler göğüste büyüyen sessiz bir boşluğa dönüştüğünde, insan kendini hangi noktada bulur? Nefes almaya devam eder; fakat varlığının ağırlığını hissettikçe kendine ait olma duygusunu yavaş yavaş kaybeder. Herkes insana bir yer tarif eder. Kimi dünyada bir makam gösterir, kimi güvenli bir ev, kimi de sığınılacak sıcak bir kucak... Oysa insanın en büyük gurbeti, bastığı topraklarda değil; kendi kalbinin içinde başlar. Geçmiş pişmanlıklarını fısıldar, gelecek belirsizliğiyle susar. İkisinin arasında ise neyi kaybettiğini bile tarif edemeyen bir benlik kalır. Dokunsalar dağılacak kadar kırılgan, bütün yükleri taşıyacak kadar ağır...

Koşuşturma (Fotoğraf: Muhammet Emin Bakır)
İçinde dolaştığı bu labirentin gerçekten bir çıkışı var mıdır, yoksa insan yıllardır kendi ördüğü duvarların arasında mı dolaşmaktadır? Aynaya baktığında gördüğü yüz kendisinindir; fakat bakışları yabancılaşmıştır. Her geçen gün kendine biraz daha geç kalmış gibi hisseder. Sanki içinde bir ses onu çağırır; fakat o, bu sesin sahibini bulamaz. İnsan, kendinden uzaklaştığını en çok kendi sessizliğinde fark eder. Bazen, yarım bırakılmış bir kitabın unutulmuş kahramanı gibi hisseder kendini. Bazen de çoktan bitmiş bir ezginin zihinde dönüp duran son yankısı... Kendine verdiği her isim, omuzlarından sessizce düşer. Çünkü insan yalnızca düşünerek kendini tanıyamaz. Akıl durmadan sorular üretir; fakat kalp, cevap vermeyi unuttuğunda en doğru sorular bile sessizliğe dönüşür. Sonunda aynı soru yeniden belirir: Kimdir insan? Bir "hiç" midir, yoksa bir "değer" mi? Belki de yıllardır yanlış sorunun peşinden yürümüştür. Çünkü insan, kendisini yalnızca kendi aynasında aradığında çoğu zaman sadece gölgesini görür. Oysa gölge bazen ışığın yokluğundan değil, ona sırtını dönmekten doğar. Belki de hakikati görebilmek için aynayı değil, o aynaya ışık veren kaynağı aramak gerekiyordu.

Silüet (Fotoğraf: Muhammet Emin Bakır)
Günlerce bu sorunun etrafında dolaştı insan. Cevabı kitaplarda, müziklerde, kalabalıklarda ve kaçabildiği her yerde aradı. Fakat nereye giderse gitsin, kendinden kaçamadı. Sonra yolu, kelimelerden çok sessizliğin konuştuğu meşklerle kesişti. Orada büyük mucizeler değil; nefsini susturmaya çalışan gönüllerle karşılaştı. İcra edilen her eserde kalbin pası biraz daha silindi, her tefekkürde aynadaki yabancı biraz daha tanıdık hâle geldi. O zaman anladı ki, insanın en büyük gürültüsü dışarıda değil; kendi içinde kopuyormuş. Yıllardır sorduğu "Ben kimim?" sorusunun eksik olduğunu da işte o zaman fark etti. Asıl soru, "Beni kim var etti?" olmalıydı. İnsan, hakikati yalnızca kendi gözleriyle aradığında görebildiği şey çoğu zaman kendi gölgesinden ibaretti. Oysa Allah'ın kuluna şah damarından daha yakın olduğunu idrak ettikçe, kendini de ilk kez gerçek anlamıyla tanımaya başladı. Kalbindeki boşluğun dünyanın hiçbir nimetiyle dolmamasının sebebi de buydu; çünkü o boşluk dünya için değil, sahibini hatırlayan bir kalp için yaratılmıştı.
İstanbul'da Meşk (Video: Muhammet Emin Bakır)
En sonunda anladı: İnsan ne bir "hiç"tir ne de insanların biçtiği değerlerle var olan bir "değer". İnsan, Allah'ın "Ol." emriyle var edilmiş, acziyle kemale yürüyen bir kuldur. Değeri de hiçliği de yalnızca O'nun huzurunda anlam kazanır. Kendini ararken Rabbini tanıdı; Rabbini tanıdıkça da kendini buldu. Çünkü tasavvuf, insana yeni bir kimlik vermek değil; yaratıldığı hakikati yeniden hatırlatmaktır.