Bazen bir şairi anlamanın en iyi yolu, onun yaşadığı zamanı değil, bugünün insanını düşünmektir. Çünkü gerçek şairler yalnızca kendi dönemlerini anlatmaz; insanı anlatırlar. İnsan değiştikçe şiirin konusu değişir ama özü değişmez.
Ben sık sık şu soruyu düşünüyorum: Özdemir Asaf bugün yaşasaydı ne yazardı?
Sanırım yine aşkı yazardı. Ama bu kez iki insanın birbirine kavuşamamasını yalnızca uzak şehirlerle açıklamazdı. Aynı evde, aynı masada, aynı koltukta oturup birbirinden uzaklaşan insanları yazardı. Birbirine “Nasılsın?” diye sorup gerçekten cevabını dinlemeyenleri, mesajı görüp saatlerce dönmeyenleri, “konuşuruz” deyip konuşmayanları yazardı.
Artık mesafeler şehirler arasında değil; ekranların arkasında.
Eskiden insanlar birbirini görmek için yol giderdi. Şimdi aynı yerde bile birbirini görmeden günler geçiriyor. Aynı anda onlarca kişiyle iletişim kurabiliyoruz ama içimizden geçen tek cümleyi anlatacak cesareti bulamıyoruz. Konuşmalar uzuyor, anlamlar kısalıyor. Bir mesaj yazıp siliyoruz. Bir ses kaydı atıp sonra “boşver” diyoruz. Birini özlüyoruz ama bunu söylemek yerine sadece hikâyesini izliyoruz. Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, kalabalığın ortasında fark edilmeden yaşamaktır.
Bir bildirim sesi duyduğumuzda heyecanlanıyoruz ama kapımız çaldığında şaşırıyoruz. Bir fotoğrafın kaç kişi tarafından beğenildiğini biliyoruz ama uzun zamandır kimsenin gözlerinin içine bakarak konuşmadığımızı fark etmiyoruz. Bir arkadaşımızın doğum gününü sosyal medya hatırlatınca kutluyoruz ama gerçekten arayıp sesini duymayı unutuyoruz. Bir cenazede bile insanlar önce telefonlarını çıkarıp haber veriyor, sonra başını eğiyor. Hayatın kendisiyle değil, görüntüsüyle meşgulüz.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Buna itiraz etmek mümkün değil. Bir bankaya gitmeden işlem yapabiliyoruz, yol bulmak için harita açıyoruz, bir haberin detayına saniyeler içinde ulaşıyoruz. Hatta bir ödev yazdırmak, bir e-posta taslağı hazırlamak, bir sunumun iskeletini kurmak bile birkaç dakikaya indi. Fakat kolaylaşan hayatın içinde zorlaşan bir şey var: İnsan olmak.
Her şey hızlandı. Yemek birkaç dakikada geliyor. Bilgi birkaç saniyede bulunuyor. Mesajlar anında ulaşıyor. Kargo ertesi gün kapıya geliyor. Ama güven hâlâ zaman istiyor. Sevgi emek istiyor.
Belki de bu yüzden kendimizi sürekli bir yere yetişmeye çalışırken buluyoruz. Daha çok üretmek, daha çok paylaşmak, daha çok görünmek zorundaymışız gibi yaşıyoruz. Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakıyoruz: bir deprem haberi, bir zam açıklaması, bir siyasi tartışma, bir yangın görüntüsü, bir kadın cinayeti, bir ekonomik veri, bir futbol skoru… Gün daha başlamadan zihnimiz doluyor. Sonra gün boyu bu yükün içinde yaşamaya çalışıyoruz. Oysa insan, en çok durabildiği yerde kendini duyabilir.
Bugün tükettiğimiz şey yalnızca eşyalar değil.
Haberleri tüketiyoruz.
İlişkileri tüketiyoruz.
Anıları tüketiyoruz.
Duyguları bile hızlıca harcıyoruz.
Bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek yerine diğerine geçiyoruz. Bir filmi bitmeden yorumluyoruz. Bir insanı tanımadan onun hakkında karar veriyoruz. Bir kitabın ilk sayfasında sıkılıp “özetini bulurum” diyoruz. Bir haberi okumadan başlığına göre öfkeleniyoruz. Bir videonun üç saniyesinde gülüyoruz, beş saniyesinde unutuyoruz.
Her şey çok çabuk eskiyor.
Telefonlar…
Moda…
Gündem…
Hatta insanlar.
Sanki hayat bize sürekli yenisini almamız gerektiğini fısıldıyor. Yeni telefon, yeni şehir, yeni arkadaş, yeni ilişki… Fakat kimse bize sahip olduklarımızı nasıl koruyacağımızı öğretmiyor. Bir ilişkiyi nasıl onaracağımızı, bir dostluğu nasıl sürdüreceğimizi, bir kırgınlığı nasıl konuşacağımızı, bir özrü nasıl zamanında dile getireceğimizi bilmiyoruz. En pahalı şeyleri alıyoruz ama en kıymetli şeyleri ihmal ediyoruz.
Oysa en kıymetli şeyler yenisi alınamayanlardır.
Kaybedilen güven.
Yarım bırakılan dostluk.
Söylenmeyen bir özür.
Geç kalınmış bir teşekkür.
Bir annenin “Bir şeyin var mı?” diye soruşu.
Bir babanın sessizce kapıyı kapatışı.
Bir arkadaşın “İstersen konuşabiliriz” deyişi.
Bir çocuğun “Benimle oynar mısın?” sorusu.
Belki de modern insanın en büyük yoksulluğu, zamansızlık değil; dikkatsizliktir. Her şeyi görüyoruz ama hiçbir şeye gerçekten bakmıyoruz. Her şeyi duyuyoruz ama kimseyi dinlemiyoruz. Bir kafeye gittiğinizde aynı masada oturan insanların birbirine değil, telefonlarına baktığını görüyorsunuz. Toplu taşımada herkesin kulağında kulaklık, gözünde ekran var. Evde ailece aynı odada oturup farklı dünyalarda yaşıyoruz. Akşam yemeğinde bile biri haber izliyor, biri mesaj yazıyor, biri reels kaydırıyor. Aynı sofrada oturuyoruz ama aynı anda bulunamıyoruz.
Bugün bir çocuğun eline tablet verildiğinde susuyor ama konuşmayı öğrenmeden ekranı öğreniyor. Bir genç, duygusunu anlatmak yerine emoji gönderiyor. Bir yetişkin, yorgunluğunu anlatmak yerine “yoğunum” diyor. Bir arkadaş, kırıldığını söylemek yerine uzaklaşıyor. Bir sevgili, özlediğini söylemek yerine sadece hikâyeyi izliyor. Böylece herkes bir şeyler yaşıyor ama kimse tam olarak yaşamıyor. Belki de bu yüzden düşünmeye de vakit bulamıyoruz.Oysa insanı değiştiren şey hız değil, durabilme cesaretidir.
Ben, Özdemir Asaf bugün yaşasaydı, teknolojiyi suçlayacağını düşünmüyorum. Çünkü mesele hiçbir zaman araçlar olmadı. Mesele, onları kullanırken kendimizi ne kadar koruyabildiğimizdi. Yapay zekâdan korkmazdı belki ama insanın kendi sesini kaybetmesinden korkardı. Bir metnin saniyeler içinde yazılabildiği bir çağda, bir duyguyu içtenlikle anlatamayan insanı düşünürdü. Bir fotoğrafı filtrelerle güzelleştiren ama aynaya bakınca kendini tanıyamayan insanı yazardı.
Bence o, insanın kalbine bakardı.
Kalabalıklar içinde yalnız kalanlara…
Bir mesaj yazıp göndermeye cesaret edemeyenlere…
Sürekli gülümseyen ama içten içe yorulanlara…
Kendini görünür kılmaya çalışırken aslında kendinden uzaklaşanlara…
Kira derdiyle, geçim sıkıntısıyla, sınav stresiyle, işsizlikle, gelecek kaygısıyla boğuşanlara…
Bir yandan hayat pahalılığıyla mücadele edip bir yandan “iyi görünmek” zorunda hissedenlere…
Sabah işe giderken metrobüste sıkışan, akşam eve dönünce sadece sessizlik isteyenlere…
Üniversiteyi bitirip iş arayan ama her ilana ayrı umut bağlayan gençlere…
Bir deprem haberiyle irkilen, bir zam haberine iç çeken, bir yangın görüntüsüne susan insanlara…
Belki de bize yeniden yavaşlamayı hatırlatırdı.
Bir çayın buharını izlemeyi…
Yağmuru acele etmeden dinlemeyi…
Bir kitabın sayfalarını koklayarak çevirmeyi…
Sevdiğimiz insanın gözlerinin içine bakarak susabilmeyi…
Bir arkadaşımızı gerçekten dinlemeyi…
Bir özrü geciktirmemeyi…
Bir teşekkürün değerini bilmeyi…
Çünkü bazı duyguların hâlâ interneti yok.
Bazı cümleler yalnızca yüz yüze söylenebilir.
Bazı sevgiler hiçbir ekrana sığmaz.
Ve insan, bütün bu hızın içinde hâlâ anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Belki de bugün yazılacak en güzel şiir, biraz daha yavaş yaşanmış bir gündür.
Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.