Bir evde yeterince uzun süre yaşarsanız, duvar saatinin sesini duymamaya başlarsınız. İlk günlerde gece olduğunda tik takları fark edersiniz; sessizliğin içinde belirginleşir, odanın köşelerinden yankılanır. Sonra günler geçer. Aynı ses aynı ritimle devam eder ama zihniniz onu siler. Saat susmamıştır aslında. Siz duymayı bırakmışsınızdır. Belki insan hayatındaki birçok şey de böyledir. Kaybolmazlar. Eksilmezler. Hatta bazen tam yerlerinde durmaya devam ederler. Ama gözümüz, kulağımız, dikkatimiz yavaş yavaş onlardan çekilir.
İnsan alışan bir canlıdır. Belki de hayatta kalmasının en eski yollarından biri budur. Acıya alışır, yokluğa alışır, yeni bir şehre, yeni bir düzene, yeni bir yalnızlığa alışır. İlk başta dayanılmaz görünen şeyler zamanla taşınabilir hâle gelir. Büyük kayıpların ardından bile hayatın bir şekilde devam etmesinin nedeni biraz budur. İnsan, kırılmış hâliyle yaşamayı öğrenir. Eksilmiş hâliyle de. Eğer alışamasaydık, muhtemelen yaşadığımız her şeyin ağırlığı altında ezilirdik.
Ama insanın en büyük yeteneklerinden biri olan bu şey, bazen en sessiz kayıplarından birine de dönüşür.
Çünkü alışmak yalnızca acıyı hafifletmez. Mucizeleri de görünmez kılar.
Bir zamanlar hayalini kurduğunuz şeyleri düşünün. Belki çocukken sahip olmak istediğiniz bir eşya. Belki yıllarca gitmek istediğiniz bir şehir. Belki bir ev, bir masa, bir hayat. Onlara kavuştuğunuz ilk günlerde her ayrıntı dikkat çeker. İnsan uzun süre baktığı bir manzaradan gözlerini alamaz. Yeni bir odanın içinde yürürken bile heyecan duyar. Sonra zaman geçer. O manzara pencerenin dışında kalmaya devam eder ama artık fark edilmez. O evin duvarları sıradanlaşır. O masa üzerinde faturalar birikmeye başlar. Hayal edilmiş olan şey, yaşanılan şey hâline gelir.
Belki de sahip olduklarımızı kaybetmeden önce değil, onlara alıştıktan sonra görmeyi bırakıyoruz.
Bu yüzden bazı gün batımları sessizce yaşanıp gider. Her akşam aynı yerde duran gökyüzü, bir süre sonra görünmez olur. Mahallede yıllardır duran ağaç büyümeye devam eder ama kimse onun ne kadar değiştiğini fark etmez. Aynı yüzü her gün görmek, o yüzün değerini azaltmaz aslında. Yalnızca dikkatimizi başka yerlere taşır. Çünkü insan zihni tekrar eden şeyleri arka plana almayı sever. Sürekli var olanı sabit kabul eder.
Oysa hayatın büyük kısmı tam da o sabit sandığımız şeylerden oluşur.
Garip olan şu ki, insan yalnızca mutluluğa alışmaz. Mutsuzluğa da alışır. Rahatsız olduğu şeylere, değiştirmeyi düşündüğü şeylere, hatta bir zamanlar asla kabul etmeyeceğini söylediği durumlara bile. Başlangıçta içini sıkan bir yalnızlık, zamanla gündelik bir eşya gibi odanın köşesine yerleşebilir. Bir ilişkideki eksiklik, yıllar boyunca normal kabul edilebilir. Sürekli ertelenen bir hayal, bir süre sonra hiç var olmamış gibi hissedilebilir.
Belki alışmanın en tehlikeli tarafı da burada saklıdır.
Çünkü insan bazen düzelmesi gereken şeylere de alışır.
Ve alıştıkça onları görmeyi bırakır.
Bir mahalle düşünürüm bazen. Yıllar içinde değişen ama değişimi içeriden bakınca fark edilmeyen bir mahalle. Eski dükkânlar kapanır, yeni binalar yapılır, çocuk sesleri azalır, tanıdık yüzler kaybolur. Mahalleli her gün aynı sokaklardan geçtiği için bu dönüşümü tam olarak göremez. Ancak yıllar sonra dışarıdan biri geldiğinde değişimin büyüklüğü ortaya çıkar.
İnsanın kendi hayatı da biraz böyle değil mi?
Her gün kendi içinde yaşadığı için değişimlerini seçemiyor. Alışkanlıklarının nasıl değiştiğini, hangi duygularının sessizce sönmeye başladığını, hangi heyecanlarının artık eskisi kadar güçlü olmadığını fark etmiyor. Sonra bir gün eski bir fotoğrafa bakıyor. Yıllardır aynı rafta duran bir fotoğrafa. Ve o an yalnızca yüzlerin değil, hislerin de değişmiş olduğunu görüyor.
Bir şeye alışmakla onu sevmekten vazgeçmek aynı şey mi?
Bunu bilmiyorum.
Belki değil.
Belki insan bazı şeyleri hâlâ çok seviyor ama onları her gün gördüğü için sevgisinin sesini duyamıyor. Tıpkı duvar saatinin tik takları gibi. Sürekli orada olduğu için fark edilmeyen şeyler var. Sürekli var oldukları için kıymeti gözden kaçan insanlar. Sürekli görüldüğü için görünmezleşen güzellikler.
Minnet ile körlük arasında çok ince bir çizgi var sanki.
İnsan sahip olduklarının değerini bildiğini düşünürken bile onlara alışıyor. Alıştığını düşünmezken bile. Çünkü alışmak bilinçli yapılan bir şey değil. Daha çok zamanın sessizce yaptığı bir işlem. Bir nehrin taşı yavaş yavaş aşındırması gibi. Bir fotoğrafın güneşte solması gibi. Bir koltuğun yıllar içinde bedenin şeklini alması gibi.
Belki bu yüzden hayatın bazı kayıpları büyük olaylarla gelmiyor. Gürültülü vedalarla, dramatik kırılmalarla ya da aniden kapanan kapılarla değil. Daha sessiz geliyorlar. Yavaş yavaş. Fark edilmeden. İnsan bir gün dönüp baktığında bazı şeylerin eksildiğini görüyor ama ne zaman eksildiklerini hatırlayamıyor. Çünkü kayıp, bir anda gerçekleşmemiş oluyor. Alışmanın içinde eriyip gitmiş oluyor.
Ve belki insanın en büyük çelişkilerinden biri de burada yatıyor. Hayatta kalabilmek için alışmak zorunda. Ama bazen tam da bu yüzden, hayatı oluşturan şeylerin yanından sessizce geçip gidiyor. Acıyı taşıyabilmesini sağlayan mekanizma, güzelliği görünmez kılabiliyor. Eksikliklere dayanmasını sağlayan şey, eksiklikleri normalleştirebiliyor.
Bu yüzden bazen eski bir fotoğrafın karşısında dururken, her gün gördüğü bir yüze biraz daha dikkatle bakarken ya da yıllardır aynı pencereden dışarı bakarken insanın içine tuhaf bir his düşüyor. Sanki uzun zamandır orada duran bir şeyi yeniden fark etmiş gibi.
Belki de insanın en büyük yeteneklerinden biri alışmaksa, en büyük kayıplarından bazıları da tam olarak bu yüzden yaşanıyordur.
Peri, Ebrar Sıla, "Alışmanın Tehlikesi" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2026