AnAnlıyor musun içimde sakladıklarımı, Söyleyemediğim, içimde kalan cümleleri? Gözlerimden okuyabilir misin beni, Kalbimde büyüttüğüm sessiz düşünceleri? Bilir misin geceler boyunca düşündüklerimi, Geçmişte kalan bazı anıları? Duyabilir misin içimde kopan fırtınaları, Kimseye anlatamadığım duygularımı? Görür müsün yüzümdeki gülümsemenin ardını, Sakladığım kırgınlıkları, içimdeki sessizliği? Bir gün gerçekten anlayabilir misin beni, Ben bile bazen anlayamazken kendimi? Bazen susarım, anlatmam içimd
TREsmanur Aykut
İçGeceye göz kırpan o büyülü örtüyü izliyorum, Zihnime mor bir tül gibi yayılışını hissediyorum. Hayallerimin en uç sınırlarında dolaşırken, Kalbime asil bir fısıltının dokunuşunu duyuyorum. Kırmızının o yoran telaşından uzağım artık, Mavinin sonsuz, sessiz sakinliğinden de... Tam o gizemli eşikte durup bekliyorum, Ruhumun en mağrur rengine bürünüyorum. Bir lavanta tarlasında rüzgar estikçe üzerime, Kendi masalımın içinde kayboluyorum derinden. Mor, benim içimdeki o saklı ülkedir, Hiç uyanmak iste
TREsmanur Aykut

İnsan, evrende kendi boşluğunun hacmi kadar yer kaplar. Bazı ruhlar ise o boşluğu öyle keskin, öyle ödün vermez bir sızıyla doldurur ki onlardan geriye kalan sessizlik bile uğultulu bir nehre dönüşür. Nilgün Marmara, bu yerküreye "iki adımlık" bir konak muamelesi yapıp arka bahçelerini erkenden seyretmiş, gitmeyi kendi hakikatini koruma iradesi olarak seçmiş o narin ve ödün vermez seslerden biri. Onun şiiri, yaşama katlanmanın sınırlarında dolaşan, acıyı varoluşun ta kendisi olarak kuşanmış tins
TR
Nursena Şahin

Duygularımı bulamıyorum artık Dikkatli baksana belki sende kalmıştır Ruhum artık sana hapis Anahtarı kaybettiğimde anladım. Bir beklenti mi bu bilmiyorum Gökyüzüne bakışlarım belki Gözlerin başkasını ararken Kahroldu zihinde umutlar. Semalarda arıyorum artık seni Yeryüzünde bulamayacağımdandır belki Bulutları sana benzetişim ah Bu güzellikler yormuyor beni. Sana her adımım boşa çıkıyor artık Her defasında ben kaybediyorum Umutları rafa kaldırma zamanı geldi Bu yolun sonunda kavuşmak nasip değil.
TR
Sevde Öznur Çalışkan
SeGittiğin yerin adını bilmiyorum Ama yokluğun duruyor her yerde Kaynayan çorba kazanında sönmeyen soba dumanında beni her gördüğünde uzattığın ellerin gibi sıcacıktı kalbin. Şimdi o sıcaklık bir anı oldu içimde, Üşüyen akşamlara karışıyor. Sanki kapı aralığından bakarsın hâlâ, Bana seslenecek gibi, sessizce Masanın köşesinde yarım kalmış bir çay, Söylenmiş cümleler gibi soğuyor yavaş yavaş. Sen giderken ev biraz daha eskidi, Duvarlar bile susmayı öğrendi biraz. Ve ben her sabah aynı boşluğa uyanı
TRSELCAN EKER

Bir nehir kavşağıydı sözler Ruh denizinden sıcaklara dökülürler Yanan yakan kadar acı döker Uğraştıkça zehir döker. Bir yanı ulu çınar gölgesi Bir yanı mor sümbül pençesi Yolun ucu değil ta kendisi Mutluluktu aralığın sisi. İki satır arası kandan ibaret Korkulu rüyalarımdı hayal et Savunma güneşli günleri bana Karanlık saltanattı bir tek. Bir viran gibi yaprak döker bu kış Kokun sanki bana bir nameli bakış İçimde sessiz sedasız bir yakarış Yavaş yavaş korkularım başladı. Büründü karanlık, döküld
TR
Sevde Öznur Çalışkan

Kaç gece veraların selası kalktı bu şehirden? Söylesene kaç Nazım yitip gitti selaların çığlığında? Nazım kaç gece uykusuz kalmıştı da, Hiçbir gece veraların selalarının yankılandığı gece kadar uzun değildi. Kaç gece koca şehrin duvarlarına sığamadı Nazım? Söylesene kaç duvardan atlamak istedi de korktu selalardan? Nazım o duvarlardan atlamıştı da, Hiçbir duvar Vera'nın aralarına ördüğü duvar kadar kalın değildi. Veraların selası artık vedaların sedası olmuştu. Zifiri karanlık bir gecede bir ses
TR
Ebrar Sıla Peri

Leave me, let not even my shadow touch your skin I break the eyes that look at you most, without even knowing you Sometimes the deepest grave Leave me I am not your day, I am not even darkness—I am an emptiness that has never known full light If I hold your hand, you will suddenly shiver Let not my smile settle on you; I will never forget it for years Every time I remember it, I distance myself from myself Leave me, let not even my shadow touch your skin I break the eyes that look at you most, w
EN
Selahattin Köseoğlu

Ne kadar değişti insanlar artık. Eskiden pembe idiler; tozlanmaya korkuyorlardı. Beyazdılar; kirletmemeye çalışıyorlardı. Sarıydılar; etrafa mutluluk saçıyorlardı. Ve kırmızıydılar; yüzlerinden utanç okunuyordu. Peki ya şimdi ne oldu bu insanlara? Simsiyah oldular; tüm renklerini soğurdular. Artık yüzlerinde o kırmızı renkten eser yok şimdi. Üzerlerine düşen çamuru bile temizlemiyorlar; Aksine, daha da çamura batıyorlar. Umutların yerini intikam almış. Mutluluğun yerine kıskançlık kazanmış. Utan
TR
Gülşen Arslan

Affedebilir mi bir insan diğerini? Yeniden güvenebilir mi ona? Sökülmüş bir elbise misali değil mi? Ne tekrar giyebilir, ne de yenilenebilir? Elbisenin terzisi var, diyorlar bana. Yine de söküldü, değil mi? Dikilse de sımsıkı ve görünmeyecek şekilde, Yine de izi var o iğnenin acısının. Bir kere kırılınca insan, sökük bir elbise misali oluyor… Üzerine ne kadar dikiş atarsan at, Ne kadar çok kapatırsan kapat, Artık sadece bir sökük değil o. Verilen güvenin suistimali, Kırılan kalbin parçaları, Aka
TR
Gülşen Arslan