Bu madde henüz onaylanmamıştır.
Bir akşamüstü, yıllardır uğramadığım bir sokağın başında durup etrafa baktığımı hatırlıyorum. Sokak değişmemiş gibiydi; aynı kaldırımlar, aynı köşedeki fırın, aynı yokuş. Fakat insanın hafızası mekânları olduğu gibi saklamıyor. Bazı yerleri özlediği kadar büyütüyor, bazılarını unuttuğu kadar küçültüyor. O sokakta yürürken bir an için yıllar önceki hâlimle karşılaşacakmışım gibi geldi. Sanki köşeyi döndüğümde aceleyle yürüyen, bir yere yetişmeye çalışan, geleceğin henüz açılmamış bütün kapılarını önünde taşıyan o eski çocukla göz göze gelecektim. Gelmedi elbette. Ama o gün ilk kez şunu düşündüm: Belki insan hayatının büyük kısmını bir yere yetişmeye çalışarak değil, bir şeylere geç kaldığını düşünerek geçiriyor.
Çocukken zaman daha farklı akıyordu sanki. Her şeyin bir günü vardı. Büyüyünce yapılacaklar, ileride yaşanacaklar, bir gün gidilecek yerler... Gelecek, insanın önünde duran geniş ve aydınlık bir ova gibiydi. Sonra yıllar geçiyor. İnsan o ovanın içine giriyor. Ve tuhaf bir şekilde, bir zamanlar ileride sandığı şeylerin çoğunun aslında çoktan geçmişte kaldığını fark ediyor. Bazı hayaller sessizce yön değiştiriyor. Bazı insanlar hayatın içinden çıkıp gidiyor. Bazı cümleler söylenmemiş hâlleriyle hafızada yaşamaya devam ediyor. Belki de bu yüzden insan yaş aldıkça saatlere değil, ihtimallere bakmaya başlıyor. Kaçırdığına inandığı ihtimallere.
İnsan hayatında en çok neye geç kalır, bunu düşünürüm bazen. Bir trene, bir otobüse, bir randevuya geç kalmak kolay şeylerdir aslında. Bunların telafisi vardır. Ama bazı gecikmeler vardır ki takvimlerde görünmez. Bir insana duyulan sevginin çok geç fark edilmesi gibi. Söylenmesi gereken bir özrün yıllarca boğazda beklemesi gibi. Bir gün yapılacağı düşünülen bir yolculuğun hiçbir zaman başlamaması gibi. İnsan bazen hayatının en önemli kararlarını vermediği için değil, vermeyi sürekli ertelediği için başka bir yöne savrulur.
Garip olan şu ki, çoğu zaman geç kaldığımızı düşündüğümüz şeylerin tam olarak ne olduğunu da bilmiyoruz. Yalnızca içimizde hafif bir eksiklik hissi taşıyoruz. Bir şey olabilirdi ama olmadı. Bir yere gidilebilirdi ama gidilmedi. Bir hayat yaşanabilirdi ama yaşanmadı. Ve bu yaşanmamış hayatlar, yaşadığımız hayatın içinde küçük gölgeler gibi dolaşıyor. İnsan bazen oturduğu masada, yürüdüğü sokakta, gecenin bir vakti eski fotoğraflara bakarken yalnızca geçmişi değil, gerçekleşmemiş ihtimalleri de hatırlıyor.
Belki de pişmanlık duygusu dediğimiz şey biraz bununla ilgili. Kaybedilen şeylerin değil, hiç yaşanamayanların hüznü. Çünkü insanın zihni tuhaf çalışıyor. Yaşanmış bir acı zamanla eskir. Ama yaşanmamış bir ihtimal yıllarca aynı yerde kalabilir. Bir gün yazılmayan mektup, gönderilmeyen mesaj, çıkılmayan yol... Hepsi hafızada yarım bırakılmış bir cümle gibi durur. Tamamlanmazlar ama kaybolmazlar da.
Yine de hayatın tuhaf bir adaleti var. İnsan gençken her şeyin zamanında olması gerektiğine inanıyor. Doğru insan doğru zamanda karşısına çıkmalı, doğru karar doğru yaşta verilmelidir sanki. Oysa dönüp baktığımda hayatın en belirleyici şeylerinin çoğunun zamansız olduğunu görüyorum. Çok erken gelen duygular, çok geç gelen cesaretler, yanlış zamanda karşılaşılan insanlar... Belki de hayatı değiştiren şeyler tam olarak bunlar. Çünkü insanı büyüten şey çoğu zaman kusursuz zamanlama değil. Eksik kalanlar, gecikenler, ertelenenler.
Bazı insanlar vardır; hayatına yıllar önce girmiştir ama gerçek anlamlarını çok sonra anlarsın. Bazı şehirler vardır; gençken sıkıcı gelir, yıllar sonra özlenir. Bazı kitaplar vardır; ilk okunduğunda hiçbir şey söylemez, ikinci karşılaşmada insanın içine yerleşir. Bu yüzden bazen merak ederim: İnsan gerçekten geç mi kalır, yoksa bazı şeylerin anlaşılması için zaten zaman mı gerekir? Bir duygunun olgunlaşması, bir düşüncenin yerini bulması, bir insanın kendine yaklaşması... Belki bunların hepsi belirli bir gecikmeyi gerektiriyordur.
Çünkü insan bazen bir yere değil, kendisine geç kalır. Hayatının büyük kısmını başkalarının beklentileriyle geçirirken kendi sesini duymaya geç kalır. Sürekli hazırlanırken yaşamaya geç kalır. Hep ileride başlayacağını düşündüğü hayatın aslında çoktan başlamış olduğunu fark etmeye geç kalır. Ve belki en derin yalnızlık da burada saklıdır. Bir gün dönüp bakıp, yıllardır peşinden koştuğun şeyin senden başka bir şey olmadığını anlamakta.
Fakat bütün bunları düşünürken insanın aklına başka bir ihtimal de geliyor. Ya geç kaldığımızı sandığımız şeylerin bir kısmı gerçekten kaçırılmadıysa? Ya hayat doğrusal bir hikâye değilse? Ya kapanan kapıların sesini çok net duyduğumuz için açılanları fark edemiyorsak? İnsan bazen geçmişe bakarken yalnızca eksilenleri görüyor. Oysa aynı yılların içinde sessizce kazanılmış şeyler de var. Öğrenilen sabırlar, geç gelen farkındalıklar, insanın kendine doğru attığı küçük adımlar...
Belki de bu yüzden hayatın en hüzünlü kelimesi “keşke” değil. Çünkü keşke, geçmişe ait. Daha hüzünlü olan, insanın içinde taşıdığı o belirsiz duygudur; tam olarak neyi kaçırdığını bilmeden eksik hissetmesi. Boş bir tren peronunda beklemek gibi. Kimsenin gelmeyeceğini bilmeden beklemek değil; hangi trenin kaçtığını bilmeden beklemek.
Ve belki geç kalanların hikâyesi de tam burada başlıyor. Bir yere yetişemeyenlerin değil, hayatın içinde dolaşırken zamanla kendi aralarında sessiz bir anlaşma yapanların hikâyesi. Herkesin içinde biraz taşıdığı o görünmez gecikmenin hikâyesi. Çünkü insan ne kadar ilerlerse ilerlesin, içinde hep biraz daha erken söylenebilecek bir söz, biraz daha önce fark edilebilecek bir duygu, biraz daha cesur olunabilecek bir an taşıyor.
Sonra bir gün, eski bir fotoğrafın karşısında duruyor. Yıllar önceki yüzüne bakıyor. Ve ilk kez şu ihtimal geliyor aklına:
Belki de hikâye, yetişemediklerimizden çok, o yetişemeyişlerin bizi dönüştürdüğü yerde saklıdır.
Peri, Ebrar Sıla, "Geç Kalanların Hikâyesi" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2025