Bu madde henüz onaylanmamıştır.
Bazı akşamlar vardır; telefon masanın üzerinde sessizce durur ama odadaki bütün dikkat onun etrafında toplanır. Ekran karanlıktır, hiçbir bildirim gelmez, hiçbir ses duyulmaz. Yine de insan birkaç dakikada bir dönüp bakar. Aslında neyi beklediğini de tam olarak bilmez bazen. Belki bir mesajı. Belki bir haberi. Belki yalnızca içinde bir süredir askıda duran belirsizliğin sona ermesini. Pencerenin dışı yavaş yavaş kararırken, sokaktan geçen insanların adımları birbirine karışırken ve evlerin ışıkları tek tek yanarken zamanın akışı değişir. Saat ilerler ama bazı dakikalar ilerlemek yerine derinleşir sanki. İnsan o dakikaların içinde oturur ve fark etmeden beklemenin eski, çok eski bir duygu olduğunu hatırlar.
Çünkü insan hayatının büyük kısmı, düşündüğünden çok daha fazla bekleyerek geçer. Bu bekleyişlerin çoğu görünmezdir. Kimse onları takvimlere yazmaz. Kimse sabah uyandığında bugün neyi bekleyeceğini yüksek sesle söylemez. Ama günlerin içinde sürekli ertelenmiş bir şeyler dolaşır. Henüz gelmemiş bir haber, verilmemiş bir karar, söylenmemiş bir cümle, açılmamış bir kapı... İnsan bazen hayatının tam ortasında yaşadığını sanırken aslında başka bir ânın başlamasını bekliyordur. Sanki gerçek hayat biraz sonra başlayacakmış gibi. Sanki şu an yalnızca hazırlık safhasıdır. Daha doğru bir zaman, daha uygun bir mevsim, daha sakin bir dönem gelecektir ve her şey o zaman yerli yerine oturacaktır. Fakat yıllar geçtikçe insanın aklına tuhaf bir şüphe düşer: Ya beklediği şey tam olarak hiç gelmeyecekse? Ya hayat dediği şey, başlamasını beklediği şey değil de bekleyerek geçen zamansa?
Zamanın beklerken başka türlü aktığını düşünüyorum bazen. Günlük hayatın içinde haftalar fark edilmeden geçebilir. Aynı sokaklardan yürür, aynı insanlarla konuşur, aynı alışkanlıkların içinde dolaşırsın ve ayların nasıl geçtiğini sonradan fark edersin. Ama bir hastane koridorunda otururken geçen on dakika bazen bir mevsim kadar uzun gelir. Açılmasını beklediğin bir kapının önünde geçirilen birkaç dakika, sıradan bir yılın tamamından daha fazla yer eder hafızada. Çünkü beklemek zamanı büyütür. İnsan normalde duymadığı sesleri duymaya başlar. Saatin tik taklarını, koridordan geçen ayak seslerini, telefon ekranının sessizliğini. Beklerken dünya biraz yavaşlar ve insan kendisinden kaçmak için kullandığı bütün küçük gürültülerle arasına mesafe koymak zorunda kalır.
Belki de bu yüzden beklemek yalnızca bir olayın gerçekleşmesini istemek değildir. Beklemek aynı zamanda insanın kendisiyle baş başa kalmasıdır. Çoğu insanın sandığından daha zor olan da budur zaten. Çünkü beklerken dışarıdaki şeylerden çok içerideki şeylerle karşılaşırız. Bir haber beklediğimizi sanırken korkularımızı buluruz. Bir insanı beklediğimizi düşünürken yalnızlığımızı fark ederiz. Bir kararın gelmesini isterken aslında kararın sonucundan ne kadar çekindiğimizi anlarız. Beklemek insanın zihnini yavaş yavaş açan bir kapı gibidir. İçeri girmek istemese de insan bazen o kapının önünde yeterince uzun kalınca kendi sesini duymaya başlar.
Garip olan şu ki hayatın en büyük dönüşümleri çoğu zaman hareket hâlindeyken değil, beklerken olur. Çünkü insan koşarken değiştiğini fark etmez. Günler birbirine karışırken, yapılacaklar listeleri uzarken, dikkat sürekli başka yerlere çekilirken değişim sessizce arka planda gerçekleşir. Ama bazı bekleyişler vardır ki insanı kendi içine doğru çeker. Uzun bir kış gibi. Bitmeyecekmiş gibi görünen bir dönem gibi. İlk bakışta hiçbir şey olmuyormuş hissi verir. Oysa geriye dönüp bakıldığında insanın en çok o durgun zamanlarda değiştiği anlaşılır. Bazı düşünceler yalnızca beklerken olgunlaşır. Bazı duygular aceleye gelmez. Bazı cesaretler hemen gelmez; insan onları çağırdığını sanır ama onlar kendi zamanlarında gelirler.
Belki bu yüzden beklemek her zaman eksiklik hissi değildir. Bazen insanın içindeki dağınık parçaların birbirini bulduğu yerdir. Elbette her bekleyiş güzel değildir. Bazıları yorucudur. Bazıları insanın omuzlarına görünmez bir ağırlık bırakır. Gece yarısı açılıp tekrar kapanan telefon ekranlarında, cevapsız kalan mesajlarda, ertelenen konuşmalarda, bir türlü gelmeyen haberlerde bu ağırlık hissedilir. Ama yine de bekleyişlerin tamamı yalnızca kayıp değildir. Çünkü insan çoğu zaman beklediği şey geldiğinde değil, onu beklerken kim olduğunu biraz daha anlar.
Çocukken büyümeyi bekleriz. Büyüdüğümüzde daha sakin günleri. Sonra bir gün geriye dönüp baktığımızda hayatın büyük kısmının beklentiler arasında geçtiğini fark ederiz. Bir şehirden ayrılmayı bekleriz, sonra o şehri özlemeyi. Bir insanın hayatımıza girmesini bekleriz, sonra gitmemesini. Bir gün mutlu olacağımızı düşünürüz, sonra mutluluğun belirli bir gün değil, kısa anlar hâlinde gelip geçtiğini öğreniriz. İnsan bazen bir insanı bekler. Bazen bir haberi. Bazen cesaretin kendiliğinden gelmesini. Bazen değişmeyi. Ve bazen bütün bunların altında, fark etmeden kendisini bekler.
Belki de en tuhaf bekleyiş budur. İnsan yıllarca kendi hayatının içinde dolaşırken, henüz tam olarak karşılaşmadığı bir hâlini bekler. Daha cesur olanını, daha sakin olanını, daha kararlı olanını. Sanki içeride bir yerde yaşamakta olan ama henüz ortaya çıkmamış başka bir kişi vardır. Bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı sokaklardan geçer ama bir gün o sokaklarda farklı biri olarak yürür. Şehir değişmemiştir. Evler aynıdır. Ağaçlar aynı yerde duruyordur. Fakat insanın içindeki bekleyiş sona ermiş gibidir. Ne zaman olduğunu bilmez. Hangi gün gerçekleştiğini de. Sadece bir gün dönüp baktığında artık eskisi gibi hissetmediğini fark eder.
Zamanın en sessiz oyunlarından biri de budur belki. İnsan beklediği şeylerin tarihini hatırlar ama beklerken dönüşen yanlarını hatırlamaz. Oysa hayat çoğu zaman gerçekleşen olayların içinde değil, onların öncesindeki uzun koridorlarda şekillenir. Bir kapının açılmasından çok, açılmasını beklerken geçirilen saatlerde. Bir haberin gelişinden çok, gelmeden önce kurulan ihtimallerde. Bir insanın gelişinden çok, onun yokluğunda öğrenilen şeylerde.
Ve bazı akşamlar, pencerenin önünde durup dışarıdaki ışıklara bakarken insanın aklına şu düşünce gelir: Belki de hayat, sandığımız kadar gerçekleşen şeylerden oluşmuyor. Belki biraz da gelmesini beklediğimiz, geleceğine inandığımız, bazen hiç gelmeyen ama yine de içimizde yer açtığımız şeylerin etrafında şekilleniyor.
Peri, Ebrar Sıla, "Beklemenin İncelikleri" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2025