Tarih sahnesi, pek çok milletin doğuşuna, yükselişine ve ne yazık ki silinip gidişine tanıklık etmiştir. Ancak bazı milletler vardır ki, coğrafyalar değiştirse de, fırtınalı dönemlerden geçse de küllerinden yeniden doğmayı başarır. Türkler, işte bu devingen ve dirençli tarihin en canlı öznesidir.
Peki, bozkırın ortasından çıkan bu dinamik güç, nasıl oldu da asırlar boyunca dünyayı şekillendiren kalıcı bir medeniyete dönüştü? Gelin, tarihin tozlu sayfalarında kısa ama derin bir yolculuğa çıkalım.
İlk Türk devletlerinin serüveni, ağırlıklı olarak Güney Rusya steplerinden Avrupa’nın içlerine doğru uzanan devasa göç dalgalarıyla başladı. Avrupa Hun İmparatoru meşhur Attila davasını yürütürken, onun dışında da sayısız Türk boyu Avrupa sahnesinde fırtınalar kopardı. Gerek Doğu’da Çin sınırlarında gerekse Batı’da Avrupa topraklarında, sınırları genişletme ve toprak ilhak etme konusunda muazzam bir askeri başarı ortaya koydular.
Ancak askeri alandaki bu göz kamaştırıcı serüven, maalesef kalıcı bir kültürel nihayetle taçlandırılamadı. Bu topraklara yerleşen birçok Türk kavmi, zaman içerisinde kendi milli benliklerini kaybetti. Belki de Çin ile girdikleri çetin mücadelelerde kurdukları mutlak üstünlük onlara bir rehavet getirdi; belki de kendi aralarındaki bitmek bilmeyen iç çekişmeler bu hazin sonu hazırladı.
Bugün biliyoruz ki:
İşte tam da bu kırılma evresinde, sahneye İslamiyet girdi. İslamiyet, Türklerin sadece "kılıç hakkını" ve askeri dehasını taahhüt altına almakla kalmadı; aynı zamanda girdikleri bölgelerde kültürel olarak kalıcı ve sarsılmaz bir biçimde kök salmalarını sağladı.
İnanç süzgecinden geçen askeri güç, kısa sürede devasa bir medeniyete dönüştü ve Türkler dünyaya örnek olacak bir uygarlık seviyesine ulaştılar. Bu durumun en somut ve ihtişamlı örneği hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’dur. Osmanlı, İslam alemindeki "Dört Halife" döneminden sonra en makbul, en saygın İslam devleti olarak kabul görülmenin yanı sıra; bilimde, mimaride ve sanatta kendisinden önceki birçok Doğu devletinin fersah fersah önüne geçmeyi başardı.
Türkler İslam’ı seçtikten sonra hiçbir zaman pasif, köşesine çekilmiş bir topluluk olarak kalmadılar. Tam aksine, dinden aldıkları o muazzam manevi motivasyonu, kendi köklü kılıç güçleriyle harmanlayarak cihanın dört bir yanına yaydılar. Bu noktada İran (İranlılar) ile Türklerin tarihsel pozisyonu çok keskin bir biçimde ayrışır. İran coğrafyası, özellikle Selçukluların bölgedeki mutlak hakimiyetinden itibaren neredeyse tamamen Türk hükümdarlar ve hanedanlar tarafından yönetildi. Bununla da yetinmeyen Türk devletleri, İslam aleminin koruyucusu ve "hamisi" rolünü üstlendi. Tam olarak bu liderlik ve hami pozisyonunu ele geçirme mücadelesi yüzündendir ki, tarih boyunca kaçınılmaz olan İran-Osmanlı savaşları patlak verdi.
Tarihsel bir gerçek vardır ki; ideolojiler her dönemde devletlerin yayılma ve etki alanı yaratma propagandası olmuştur. Nasıl ki günümüzde ABD, "demokrasi" sloganını bir vizyon kartı olarak kullanarak dünyanın her köşesine ulaşmak ve küresel bir güç olmak istiyorsa; Türkler de yüzyıllar boyunca İslam aleminin adaletli liderliği vizyonuyla dünyaya nizam vermişlerdir.
Bu görkemli mazi, günümüzde bile pek çok devletin hafızasında derin bir saygıyla korunmaktadır. Örneğin bugün Pakistan, Türkiye’den nüfus olarak çok daha kalabalık olmasına ve elinde nükleer güç bulundurmasına rağmen, o tarihsel mirasın getirdiği manevi bağla Türkiye’yi halen bir "abi devlet" olarak görmekte ve bağrına basmaktadır.
Bugün bizlere düşen en büyük vazife, bu hatırlatma mahiyetindeki tarihi gerçekleri ve köklü mirası toplumumuza yeniden aşılamaktır. Genç nesillerimizin moral olarak yüksek, özgüven olarak sarsılmaz bir duruş kazanması ancak bu kurumsal hafızayla mümkündür.
Unutmayalım ki; pusulası olmayan bir gemi açık denizde nasıl kaybolmaya mahkumsa, geçmişini unutan milletler de geleceğin küresel rüzgarlarında öyle savrulur. Çünkü geçmişini bilen, geleceğine yön verebilir...
Bedirhan, Yaşar. İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü. 3. Basım. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2011.
Koca, Salim. “Türkler ve İslâmiyet”. Erdem 8, sy. 22 (Ocak 1996): 263-286. https://dergipark.org.tr/tr/pub/erdem/article/549987.
Batı Avrupa Kapıları ve Kimlik Kaygısı
İslamiyet ile Gelen Kalıcılık ve Osmanlı Medeniyeti
İslam Dünyasının Hamisi Olmak: Safevi - Osmanlı Rekabeti
Günümüzün Jeopolitiği ve "Abi Devlet" Rolü
Son Söz: Geçmişini Bilen, Geleceğine Yön Verir
Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.