badge icon

Bu madde henüz onaylanmamıştır.

Blog
Blog
Avatar
YazarEbrar Sıla Peri22 Mayıs 2026 06:21

İnsanların “hak” ve “adalet” kavramlarını karıştırması

Alıntıla

Trafikte iki kişi tartışıyor. Biri diğerine yol vermediği için sinirlenmiş. Cam açılıyor, sesler yükseliyor. Bir noktada taraflardan biri o cümleyi kuruyor:
“Bu yaptığın hiç adil değil.”


İlginç olan şu: Belki gerçekten kaba bir davranış var ama ortada hukuken ihlal edilmiş somut bir hak olmayabilir. Ya da bazen tam tersi oluyor; hukuk bir tarafı açıkça haklı görüyor ama insanlar sonucu “adaletsiz” buluyor. Özellikle miras kavgalarında bunu çok görmek mümkün. Kanunen paylaştırılmış bir miras var ama aile içinde biri çıkıp “Bu hiç adil değil” diyebiliyor. Çünkü yıllarca anne-babayla o ilgilenmiş, diğer kardeşler ortada yokmuş. Hukuk başka bir şey söylüyor, vicdan başka bir şey hissediyor.


Sanırım insanlar “hak ve adalet” kavramlarını tam da burada birbirine karıştırıyor.


Çünkü günlük hayatta çoğu insan için adalet, çoğu zaman istediği sonucun gerçekleşmesi anlamına geliyor. Hatta bazen insanlar “adil” kelimesini, “benim içime sinen” şey gibi kullanıyor. Bu çok insani bir şey aslında. İnsan kendi yaşadığı yerden bakıyor dünyaya. Kendi emeğini, kendi kırgınlığını, kendi hikâyesini merkeze koyuyor.


Ve sonra o his, yavaş yavaş “haklılık” duygusuna dönüşüyor.


Belki de bu yüzden insanlar duygusal olarak haklı hissetmekle hukuken haklı olmayı sık sık aynı şey sanıyor.


Özellikle boşanma süreçlerinde bunu çok net görmek mümkün. Tarafların ikisi de kendini mağdur hissedebiliyor. İkisi de kendi açısından haklı olduğunu düşünüyor. Çünkü herkes hikâyeyi kendi yaşadığı yerden anlatıyor. Kimse kendi davranışını filmin kötü karakteri gibi görmüyor zaten. İnsan zihni kendini korumayı seviyor. O yüzden çoğu kişi yaşadığı olayları anlatırken bilinçsizce kendini merkeze alan bir adalet algısı kuruyor.


Aslında toplumda adalet anlayışı biraz da bunun üzerine şekilleniyor galiba. İnsanlar çoğu zaman objektif bir denge aramıyor; kendi duygusunun tanınmasını istiyor.


Sosyal medyada yaşanan linçlerde de aynı durum var. Bir olay oluyor, birkaç saniyelik görüntüler yayılıyor ve insanlar hemen taraf seçmeye başlıyor. O anda herkes kendi vicdanına göre bir “adalet” kuruyor. Bazen mahkeme kararı çıkmadan insanlar çoktan suçlu ilan edilmiş oluyor. Çünkü modern dünyada duygular çok hızlı hareket ediyor. Hukuk ise o kadar hızlı değil.


Zaten hukukla vicdanın ritmi hiçbir zaman tamamen aynı olmadı sanırım.


Hukuk daha soğuk çalışıyor. Belgelerle, kurallarla, prosedürlerle ilerliyor. İnsanların içindeki “ama bu haksızlık” hissi ise çok daha kişisel ve anlık. Bu yüzden hukuken haklı olmak ile insanların seni haklı bulması arasında bazen büyük fark oluşuyor.


Bir iş yerinde terfi alan kişiyi düşün. Belki gerçekten kriterleri karşılıyor, belki hukuken ve kurumsal olarak sorun yok. Ama diğer çalışanlar torpil olduğunu düşünüyor. Çünkü insanlar yalnızca sonuca bakmıyor; sonucun onlarda bıraktığı duyguya da bakıyor.


Ve duygu çoğu zaman gerçeklerden daha ikna edici geliyor.


Torpil tartışmaları zaten başlı başına ilginç bir alan. Çünkü insanlar burada yalnızca fırsat eşitsizliğine değil, görünmeyen bir adaletsizlik hissine öfkeleniyor. Bazen hukuken ispatlanabilir hiçbir şey olmuyor ama insanların içinde yine de “bu işte bir yanlışlık var” hissi oluşuyor.


Belki de adalet algısı tam olarak burada doğuyor. Somut kurallardan değil, insanların içindeki denge hissinden.


Ama bu denge hissi herkeste farklı çalışıyor.


Mesela komşu tartışmalarını düşün. Gürültü yapan taraf çoğu zaman kendini “abartıldığı kadar rahatsızlık vermeyen kişi” olarak görüyor. Şikâyet eden taraf ise kendini mağdur hissediyor. İki taraf da kendi açısından haklılık duygusuna sahip. Çünkü insan zihni yaşadığı rahatsızlığı merkeze koymaya çok yatkın.


Trafik kavgaları da öyle. Kimse “Ben gereksiz yere agresifleştim” diye düşünmüyor. Herkes diğerinin saygısız olduğunu düşünüyor. İnsanlar kendi öfkesini tepki, karşı tarafın öfkesini saldırı gibi görmeye eğilimli.


Bu biraz psikolojik bir kör nokta aslında.


İnsan kendi niyetini biliyor ama karşı tarafın sadece davranışını görüyor.


O yüzden “hak kavramı” insanın zihninde çoğu zaman objektif bir yerden değil, kişisel deneyimlerden şekilleniyor. İnsanlar adalet isterken bazen gerçekten eşitlik istemiyor; anlaşılmak istiyor. Haksız hissettirilmemek istiyor. Duygusunun görünmesini istiyor.


Belki de bu yüzden aynı olay hakkında iki farklı insan tamamen zıt “adalet” duygularına sahip olabiliyor.


Bir miras paylaşımında kardeşlerden biri “Kanunen eşit bölündü” diyor, diğeri “Ama emek eşit değildi” diye düşünüyor. Hukuk başka bir yerden bakıyor, insanlar başka bir yerden.


Aslında hukukun en zor taraflarından biri de bu olabilir. Çünkü hukuk netlik arıyor ama insanlar çoğu zaman duygularıyla yaşıyor. Ve duygular matematik gibi çalışmıyor.


İşin ironik tarafı şu:
İnsanlar çoğu zaman yalnızca kendi mağduriyetine çok duyarlı oluyor.


Başkası aynı şeyi yaşadığında “abartıyorsun” denilen durum, insanın kendi başına geldiğinde bir anda “adaletsizlik” hissine dönüşebiliyor. Çünkü insan, merkezine en yakın acıyı daha büyük hissediyor.


Belki bu yüzden toplumda adalet anlayışı hiçbir zaman tamamen ortak bir zeminde buluşamıyor. Herkes adalet istiyor ama herkesin adalet dediği şey biraz farklı.


Ve galiba en kafa karıştırıcı nokta da burada başlıyor:
Bazen insanlar gerçekten adalet istemiyor olabilir.


Bazen sadece kendi hissettiği şeyin doğrulanmasını istiyor olabilir.

Kaynakça

Peri, Ebrar Sıla, "İnsanların “Hak” Ve “Adalet” Kavramlarını Karıştırması" yayımlanmamış, blog yazısı. 2026

Blog İşlemleri

KÜRE'ye Sor