
Bazı ailelerde, söylenmese bile görünmez bir yükü taşıyan biri olur.
Evde bir şeyler ters gittiğinde ilk onun adı geçer. Bir tartışma çıktığında suç ona döner. Ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar fedakârlık yaparsa yapsın, yaptığı güzel şeyler çabucak unutulur; ama en küçük hatası yıllarca hatırlanır.
Sanki doğduğu günden beri görünmez bir sınava girmiştir.
Kardeşleriyle kıyaslanır, başkalarının çocukları örnek gösterilir. Bir başarısı varsa "Olması gereken buydu." denilir, bir hatası varsa bütün emeği bir anda yok sayılır.
En acısı da şudur;
Bir süre sonra o çocuk da kendini suçlu sanmaya başlar.
Belki gerçekten yetersiz olduğunu, sevilmeye layık olmadığını düşünür. Oysa mesele çoğu zaman onun eksik olması değildir. Bazı ailelerde bir kişi, farkında olmadan bütün kırgınlıkların, öfkelerin ve hayal kırıklıklarının taşıyıcısı hâline gelir.
Kimse onun da yorulduğunu sormaz.
Kimse geceleri kendi kendine kurduğu cümleleri bilmez. "Bir gün beni olduğum gibi severler mi?" diye düşündüğünü duymaz. O ise yine de sevgisini eksiltmez. Kırıldığı insanlara bile kötü olmamaya çalışır. Çünkü en çok sevgisiz kalan insanlar, sevgiyi en iyi bilenlerdir.
Ve bir gün anlar ki...
İnsan bazen ne yaparsa yapsın bazı kalplere yaranamaz. Daha çok susmak, daha çok çalışmak, daha çok fedakârlık yapmak da yetmez. Çünkü sorun onda değil, ondan beklenen kusursuzlukta saklıdır.
Belki de hayatın en zor kabullenişi budur:
Bazı insanlar seni hiç görmek istedikleri gibi göremeyecekler.
Ama bu, senin değersiz olduğun anlamına gelmez.
Çünkü bir insanın değeri, başkalarının onu ne kadar alkışladığıyla değil; bütün kırgınlıklarına rağmen kalbini kirletmeden yaşayabilmesiyle ölçülür.
Belki her ailenin sessizce yüklenen bir evladı vardır.
Ama unutulmaması gereken bir şey daha vardır:
Sürekli suçlanan çocuk, ailenin en kötü evladı değil; çoğu zaman en fazla yükü taşıyan evladıdır. Ve bazen en derin yaralar, dışarıdan hiç görünmeyenlerdir.