BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarGözde Cabadak30 Mart 2026 16:33

Dünyaya Sığamayan Bakışlar

fav gif
Kaydet
Alıntıla
kure star outline

Muhsin için dünya, seslerin birbirine karıştığı, renklerin ise kirli bir griye boyandığı kalabalık bir pazar yeri gibiydi. On iki yaşındaydı ama ruhu, çoktan yorulmuş ve bir köşeye çekilip dinlenmek isteyen yaşlı bir çınar gibi ağırlaşmıştı. İnsanlar, Muhsin’in zihninde sürekli dönen, keskin kenarlı çarklar gibiydi ve onlara her değdiğinde bir yerleri kanıyor, ruhunda onarılması güç çizikler açılıyordu. Okulun teneffüs zilinin sesi, Muhsin için bir eve gitme çağrısı değil, bir kaçış alarmıydı. Bahçedeki bağırışlar, birbirini kovalayan çocukların neşesi ve öğretmenlerin sesleri onun üzerine devasa bir dalga gibi binerdi. O anlarda Muhsin, gözlerini kapatır ve sadece kendi içindeki sessizliği dinlemeye çalışırdı. Ancak içindeki sessizlik de artık huzur vermiyordu çünkü büyüdükçe orası da kırgınlıklarla doluydu.


Muhsin'in Dünyası (Görsel Yapay Zeka ile Üretilmiştir)

Bir cumartesi sabahı, babası onu "Hava almalısın," diyerek zorla şehrin en meşhur seyir tepesine götürmeye karar verdi. Muhsin, arka koltukta camdan dışarıyı izlerken babasının neşeli görünen ama aslında yorgun olan sesini duyuyordu. Babası, Muhsin’in bu içine kapanıklığını bir "geçici heves" ya da "ergenlik sancısı" sanıyordu. Oysa Muhsin’in derdi büyüme sancısı değil, dünyaya sığamama sancısıydı.


Tepeye ulaştıklarında, arabadan iner inmez yüzüne sert bir rüzgar çarptı. Burası, tüm şehrin ayaklar altına serildiği, masmavi bir denizin yeşil ormanlarla kucaklaştığı o meşhur noktaydı. Babası heyecanla kollarını açtı: "Bak Muhsin, şuraya bak! Müthiş bir manzara değil mi? İnsanlar burayı görmek için kilometrelerce yol geliyor." Muhsin, babasının işaret ettiği yere değil, o "müthiş manzara"nın etrafındaki kalabalığa baktı. Elinde özçekim çubuklarıyla birbirini itenler, manzaranın önünde en iyi pozu vermek için yapmacık gülücükler takınanlar, gürültüyle beraber atıştırmalık yiyenler ve rüzgarın sesini bastıran yüksek sesli konuşmalar... Kalabalıktan kaçmak isteyen Muhsin ise, içinden şu cümleyi geçirdi : "Müthiş manzaralar insanları çeker ve ben insanları pek sevmiyorum."


Babası fotoğraf çekmek için bir gruba yardım etmeye gittiğinde, Muhsin kalabalıktan uzaklaşmak adına patikanın aşağısına doğru yürümeye başladı. Kimsenin gitmediği, çalıların yolu kapattığı, hafiften dikleşen bir yamaca saptı. Ayaklarının altındaki kuru dalların çıtırtısı, insanların sesinden çok daha samimi geliyordu kulağına. Biraz ileride, dev bir kayanın gölgesinde, kimsenin fark etmediği küçük bir düzlük buldu. Oraya oturdu. Dizlerini karnına çekti ve kollarını bacaklarına doladı. Manzara hala müthişti ama burada kimse yoktu. Deniz, aşağıda sonsuz bir çarşaf gibi uzanıyordu. Gözlerini kapattı. Rüzgarın kulaklarında ıslık çalmasına izin verdi. Bu ıslık, bir insanın "nasılsın?" diye sormasından çok daha şefkatliydi. Muhsin’in kimseye anlatamadığı dertleri vardı. Okulda neden sessiz kaldığını, neden akşam yemeğinde sadece tabağındaki bezelyeleri saydığını, neden geceleri tavanı izleyerek saatlerce uyuyamadığını kimseye söyleyemiyordu. Çünkü kelimeler, dudaklarından çıktığı an anlamını yitiriyor, karşıdakine ulaşana kadar şekil değiştiriyordu.

"Beni anlamıyorlar," diye fısıldadı rüzgara. "Anlamaya çalışıyor gibi yapıyorlar ama sadece susmamı istiyorlar."


Hüznü, boğazında bir yumru gibi duruyordu. Muhsin, bu yalnızlığın içinde bir parça huzur bulmuştu ama bu huzur bile hüzünle yıkanmıştı. O an, yamacın kenarında bitmiş küçük, sapsarı bir çiçeği fark etti. Çiçek, kayaların arasından başını uzatmış, rüzgara karşı sallanıyordu sürekli. Ne bir ziyaretçisi vardı ne de onu fotoğraflayan biri. Kendi başına, sessizce var oluyordu. Muhsin, parmağının ucuyla çiçeğin taç yaprağına dokundu. "Sen de mi hüzünlüsün?" diye sordu. Çiçek cevap vermedi ama rüzgarda hafifçe sallandı. Muhsin bunu bir onaylama olarak kabul etti. İnsanlar sevgiyi ve güzelliği tüketmek için oradaydı. Oysa Muhsin, güzelliği sadece hissetmek, onun içinde kaybolmak istiyordu. Manzara güzeldiyse, bu insanların orada olmasından değil, doğanın kendi başına muazzam olmasındandı. Ama insanlar her güzel şeye kendi gürültülerini bulaştırmadan duramıyorlardı.


Bir süre sonra yukarılardan babasının sesini duydu: "Muhsin. Neredesin oğlum? Hadi gidiyoruz"

Muhsin yerinden kalktı. Üstündeki tozları silkeledi. O küçük sarı çiçeğe son bir kez baktı. Geri dönecekti o gürültülü sınıflara, bitmek bilmeyen sorulara ve insanların anlamayan bakışlarına... Ama artık bir sırrı vardı. Müthiş bir manzaranın içinde, insanların ulaşamadığı küçük bir sığınağı olduğunu biliyordu.


Patikadan yukarı, kalabalığa doğru yürürken yüzünde hala o mesafeli, hüzünlü ifade vardı. Babasının yanına vardığında, babası ona baktı ve "Nereye kayboldun? Manzarayı kaçırdın bak, ışık çok güzel oldu," dedi. Muhsin, kalabalığın ortasından denize doğru baktı. Gözlerini kıstı ve hafifçe gülümsedi. "Ben manzaramı gördüm baba," dedi kısık bir sesle. "Ama artık gitmek istiyorum."

Araba şehre doğru süzülürken, Muhsin başını cama yasladı. Şehrin ışıkları birer birer yanmaya başlıyordu. İnsanlar evlerine, gürültülerine ve bitmeyen telaşlarına dönüyordu. Muhsin ise kendi içindeki o sessiz yamacı, kayaların arasındaki sarı çiçeği ve rüzgarın ıslığını kalbine saklamıştı... 【1】

Kaynakça

Cabadak, Gözde. "Dünyaya Sığamayan Bakışlar Yayımlanmamış Öykü." Yazım Tarihi 30 Mart 2026.

Dipnotlar

  • [1]

    Cabadak, Gözde. "Dünyaya Sığamayan Bakışlar Yayımlanmamış Öykü." Yazım Tarihi 30 Mart 2026.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Blog İşlemleri

KÜRE'ye Sor