Bir cümleyi düşünmeye çalışırken telefonun ekranı yandı. Sonra söndü. Ardından başka bir bildirim geldi. Sonra bir mesaj. Sonra ilgilenilmeyen bir uygulamanın sessizce hatırlattığı önemsiz bir şey. Düşünce ise o sırada yarım kaldı. Nereye gittiği tam olarak belli olmayan bir kuş gibi havalandı ve gözden kayboldu. İnsan birkaç saniye sonra ne düşündüğünü hatırlamaya çalıştı ama başaramadı. Günün geri kalanı devam etti elbette. Otobüsler geçti, insanlar konuştu, akşam oldu. Fakat o kaybolan düşünce geri dönmedi. Belki de modern hayatın en görünmez kayıplarından biri budur: Tam doğmak üzere olan bazı düşüncelerin sessizce ortadan kaybolması.
Dünya uzun zamandır konuşuyor. Belki her zaman konuşuyordu ama artık susmak bilmeyen bir hâl aldı. Sokaklarda yürürken reklam panoları konuşuyor, ekranlar konuşuyor, haberler konuşuyor, yorumlar konuşuyor. Bir konu daha tam bitmeden yenisi başlıyor. Bir görüntü kaybolmadan diğeri beliriyor. Şehirlerin ışıkları gece geç saatlere kadar sönmüyor artık; pencerelerin ardında ekranlar yanıyor, açık sekmeler çoğalıyor, görünmez bir akış insanları bir yerden başka bir yere sürüklüyor. Gürültü dediğimiz şey bazen bir ses değil, sürekli maruz kalınan bir varlık hâline geliyor. İnsan onu duymuyor belki ama içinde taşıyor.
Garip olan şu ki, insan sessizliği özlediğini söylerken bile ondan biraz çekiniyor. Uzun bir yolculukta telefonun şarjı bitince hissedilen hafif huzursuzluğu düşünün. Beklenmedik bir sessizlik çöker. Kimse bir şey istemiyordur sizden. Hiçbir haber gelmiyordur. Hiçbir ekran yanmıyordur. Ve tam o anda insan, aslında ne kadar uzun süredir yalnız kalmadığını fark eder. Yalnız olmak başka bir şeydir çünkü. Sessizlik başka. İnsan bazen tek başına kalabilir ama yine de çevresinde sürekli konuşan bir dünya taşır. Asıl zor olan, bütün o sesler çekildiğinde geriye kalan boşlukla karşılaşmaktır.
Belki bu yüzden dikkat dediğimiz şey giderek kırılganlaşıyor. Eskiden uzun uzun düşünülebilen şeyler şimdi kısa parçalar hâlinde zihne uğruyor. Bir kitabın ortasında başka bir şey akla geliyor. Bir konuşmanın içinde gözler başka bir ekrana kayıyor. Bir düşünce tam derinleşecekken başka bir görüntü beliriyor. İnsan zihni, sürekli açık bırakılmış onlarca pencerenin bulunduğu bir odaya benzemeye başlıyor. İçeri giren hava çok ama hangi pencereden geldiği belli değil. Düşünceler dolaşıyor ama yerleşemiyor. Bazı cümleler kuruluyor ama tamamlanamıyor.
Şehirlerde bunu daha net hissediyorum bazen. Kalabalık bir toplu taşıma aracında herkes bir yerlere bakıyor. Yüzlerce insan aynı vagonun içinde ama aynı sessizliğin içinde değil. Herkes başka sesler taşıyor. Başka görüntüler. Başka hikâyeler. İnsanların yüzlerine baktığında bile dikkatlerinin tam olarak nerede olduğunu kestirmek zor. Sanki bedenler burada ama zihinler sürekli başka yerlere çağrılıyor. Bir bildirim kadar uzağa. Bir haber kadar uzağa. Bir sonraki görüntü kadar uzağa.
Belki dünyanın gürültüsü tam da burada başlıyor. Yalnızca duyduklarımızda değil, sürekli yön değiştiren dikkatte. Çünkü insanın bazı şeyleri hissedebilmesi için biraz oyalanması gerekir. Bir ağaca gerçekten bakabilmek için. Bir cümlenin ağırlığını duyabilmek için. Bir duygunun ne olduğunu anlayabilmek için. Ama hayatın ritmi giderek hızlanırken, bazı şeyler hissedilmeden geçip gidiyor. İnsanlar artık daha çok şey görüyor olabilir ama her şeyi daha kısa süre görüyor. Daha çok şey duyuyor olabilir ama daha azını gerçekten dinliyor.
Bir akşamüstü kalabalık bir caddede yürürken gökyüzüne baktığımı hatırlıyorum. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Binaların arasında sıkışmış ince bir mavi parçası görünüyordu. O an fark ettim ki yüzlerce insan aynı caddeden geçiyordu ama çok azı başını kaldırıyordu. Belki aceleleri vardı. Belki düşünceleri. Belki de yalnızca alışmışlardı. İnsan alışınca bazı şeyleri görmeyi bırakıyor çünkü. Gürültüye de alışıyor. Sürekli akan görüntülere de. Sürekli açık kalan ekranlara da. Ve belki en çok da kendi dikkatinin bölünmesine alışıyor.
Oysa sessizlik yalnızca sesin yokluğu değil. Bir alan biraz. Düşüncenin yerleşebileceği bir boşluk. Bir duygunun acele etmeden ortaya çıkabileceği bir mesafe. Belki bu yüzden bazı anlar hâlâ unutulmuyor. Gece herkes uyuduktan sonra pencerenin önünde geçirilen birkaç dakika. Şehir biraz yavaşladığında duyulan hafif uğultu. Uzun bir yürüyüşün ortasında hiçbir şey düşünmemeye benzeyen o tuhaf hâl. İnsan o anlarda dünyanın dışına çıkmıyor aslında. Belki ilk kez gerçekten içine dönüyor.
Sürekli maruz kaldığımız şeylerin ne kadarını seçiyoruz? Gün boyunca zihnimizden geçen onca görüntünün, sesin, bilginin ne kadarı gerçekten bize ait? Düşünmek için gereken boşluk nereye gidiyor? İnsan kendi sesini en son ne zaman gerçekten duydu? Bu soruların cevabı yok belki. Ya da varsa bile kolay bulunmuyor. Çünkü gürültü bazen tam da bunu yapıyor: Soruları bastırmıyor, onları yarım bırakıyor.
Gece ilerledikçe şehirlerin pencereleri birer birer sönüyor. Ama bazıları hâlâ açık kalıyor. Bazı ekranlar hâlâ parlıyor. Bazı sesler devam ediyor. Dünya uyumuyor sanki. Sürekli bir şeyler anlatıyor, çağırıyor, gösteriyor. Ve insan bazen bütün bu akışın ortasında durup fark ediyor ki belki de özlediği şey tamamen sessiz bir yer değil. Belki özlediği şey, bütün bu uğultunun arasında hâlâ duyulabilen o küçük sesi kaybetmemek. Çünkü dünyanın en sessiz yerlerinden bile daha kırılgan olan şey, insanın kendi içinden gelen o ince sestir. Ve galiba asıl korku, onu bir gün artık seçememek.