Popüler kültür treni son gaz yoluna devam ediyordu. Çuf çuf ve çuf! Vagonlar tıklım tıklım dolu. Tren asabi, hızlı, durdurulamaz. Ülkenin dört bir yanını dolaşıyor; yakıt almadan, durmadan, sadece ilerleyerek yoluna devam ediyordu. Önüne çıkan taşları, çakılları, dalları umurunda olmadan kesiyor, biçiyor, etrafa fırlatıyordu.

Tren son gaz yoluna devam ediyor. (Ben söyledim, sağ olsun yapay zeka oluşturdu.)
Bütün vagonlar doluydu. Özellikle sosyal medya vagonunda nefes alacak yer yoktu. Beğeniler, emojiler, yorumlar, linçler, ezber fikirler, hazır postlar, sahipsiz cümleler balık istifi gibi yığılmıştı. Uzun sahipsiz cümleler bavullardan fırlamış, bazı linçler de portbagajdan aşağıya sarkmıştı, beğeni poşetlerinin ağzı ise sıkı sıkıya bağlanmıştı. Vagon o kadar doluydu ki kondüktör biletleri bile kontrol edememiş, içerisinin halini görünce vagona girmekten vazgeçmişti.
Kanon vagonunda ensesi kalın söz sahipleriyle kalantorlar doluydu, “o şöyle olur, bu böyle olmaz”, “bu değerlidir, bu da değersizdir.” diye ahkam kesiyorlardı. En güzel, geniş ve rahat vagona onlar oturmuşlardı. Kondüktör bu vagona girmeden beyaz eldivenlerini giyerdi.

Tam bir curcuna var edebiyatçılar vagonunda. (evet, bunu da yapay zeka oluşturdu.)
Bir de edebiyatçılar vagonu vardı ki sormayın, Allah’ım felaket. Tavla oynayanlarla, ıstakayı birbirinin ağzına vuranlar arka arkaya oturuyordu. İçerisi leş gibi duman altı, küller havada uçuşuyor. Oksijen yarım saat önce nefessizlikten can vermiş. Orhan Veli, nasırıyla uğraşıyor. Necip, Nazım’ı gırtlaklarken kondüktör “edipler, edebinizle oturun!” diye bağırıyor. Peyami gözlüklerini Tomris’in koltuğunun oralara düşürmüş; önünü göremiyor ama istemeye de utanıyor. Ece Ayhan da orada, cama hohlayıp “Tren = Cehennet” yazmış, Cemal ona gülüyor, sonra bir sigara daha yakıp elini başına koyup uzakları izlemeye devam ediyor. Can Yücel geceden kalma, bunca tantanaya rağmen uyukluyor kenarda. Oğuz trene binerken demirlerden tutunamayıp yere düşmüş, Sabahattin 48 saattir gözlerinden yaş gele gele buna gülüyor. Attila ise karizmasını zerre bozmadan oturuyor en başta, fuları yağlı urgan gibi bağlı boynunda. Tam bir curcuna var ortalıkta.
Tren son gaz yolunda. Edirne’den Hakkari’ye, Sinop’tan Hatay’a. Gezmediği köy, varmadığı bucak yok. Dumanı, geçtiği her köyü, semti, şehri çepeçevre etkisi altına alıyor, neyi beğeneceklerini, neye söveceklerini insanlara dikte ediyor.
Tren şefi alıyor eline mikrofonu paşa köşkünden bağırıyor vagonlara. “Karar verdiniz mi aranızda, makinisti seçtiniz mi, bunca vagonun sorumluluğunu kim üstlenecek?” diye soruyor. Şef telaşlı yolun başından beri birini bulamadı makinist koltuğuna. Bir an önce makinisti bulması lazım, bulduktan sonra her saniye para, bulamadığı her saniye zarar. Tabii bulmak da bir meziyet, her vagonun şartı, istekleri, önerileri, emirleri var.
Sosyal medya vagonu şartları gönderdi şefe. Bol bol beğeni, yorum alacak, linçleri göğüsleyecek, etkileşimi yüksek, yaş aralığı kısıtlı olmayan, ona ait olmayan sözleri onunmuş gibi paylaşılacak hatta ve hatta kupalara, bardak altlıklarına, tablolara onun olmasa da sözleri yazılacak biri lazım diye yazdılar kağıda.
Kanon vagonu dedim ya ensesi kalın vagonu, onlar emirlerini iletti. Belli bir cenahın değil, her dönemin, her cenahın adamı olacak, bol bol aşk ve kadın diyecek, anlaşılır olacak, erotikten anlayacak hatta bol bol da yazacak, alay, dalga, gırgır, şamata eksik kalmayacak, dünyaları kurtarma gibi bir gayesi olmayacak, moderen ve şehirli olacak, gübreden, marabalıktan, ırgatlıktan anlamayacak dediler.
Ve daha diğer vagonları yazmadım he. Daha yayınevleri, editörler, reklamcılar vagonu da var. Onları da yazsam o trene bela okursunuz. Okumayın boş verin. Ben zamanında okudum, bir şey değişmedi. Hatta kuramcılar daha doğrusu kuralcılar vagonu da vardı. Dolu atıp boş tutanlar, hamasi herifler. Onlar da kanoncuların farklı boyutu. Hiç gerek yok onları yazmaya.
Ama şefin işi bu. Şef telaşlı, makinisti bulamadığı her saniye para kaybediyor, tren boşuna geziyor diyar diyar. O diğer vagonları da dinledi tek tek. Hepsinin eline sıkıştırdığı istekleri cebine koydu, geçti odasında okudu. Eğdi büktü, bazen sildi bazen yazdı. Genelde karaladı. Birini bulmak için didindi. Bir an önce bulması lazım, kaybettiği her saniye zarar.
Sonra geçti edebiyatçılar vagonuna. Şartları yırtına yırtına okudu. Şimdi buraya tekrardan yazmayayım, yukarıda yazdım, aynı şartlar zaten. Bir tek kanoncu biri ekledi “Alkol de olsun” diye. Şef ona “he” dedi geçiştirdi.

Şef, edebiyatçılar vagonunda (yeteneğim olsa ben çizerdim ama bunu da yapay zeka oluşturdu.)
Şef gelince tabii edebiyatçılar duruldu. Dinlediler, anladılar, sustular. Artık bir karar vermek lazımdı. Bu popüler kültür treninin başına bir edip geçmesi lazımdı. Oğuz direkt pes etti, "ben yapmam" dedi. Sabahattin yine güldü ona, “bunda da tutunamadın.” sonra atladı “benden olur, Kürk Mantolu Madonna’yı yazdım ben dedi. Şef “senden olmaz”, "sen siyasete çok bulaşmışsın, Nazım’la Necip siz de atlamayın siz de öylesiniz.” dedi. Şef bir Peyami’ye bakıp içinden “acaba?” diye geçirdi ama Doğu-Batı ile kafasını bozmuş gariban adama da popüler kültür elçisi pelerinini giydirmek istemedi.
Edebiyatçılar kavgaya tutuşmaya, çene çalmaya başladılar yine, hepsi “ben, benden alası mezarda, benden iyisini kimse bulamaz” diyordu. Can Yücel’i de eledi şef, alkol olur da bu kadarı da olmaz diye. Orhan’a bir baktı, nedendir bilinmez ondan da vazgeçti. Ece Ayhan el etse de şef, “yazdığını o da anlamıyor, Marmara denizine mermer denizi diyen adam” dedi eledi. “Attila’nın havasından geçilmez, erkekler bunu kıskanır” diye ondan da vazgeçti. Bu sırada arkalarda, koltuğun altında Yaşar Kemal’i gördü, pusmuş, saklanıyor. Şef anladı ki Yaşar biletsiz, kaçak. Attı onu trenden Çukurova’nın bağrına.
Artık canı burnuna gelmişti, edebiyat sayfalarına, reklamlara, algoritmaya birini vermek, onca anonim külhanbeyli özlü söze birinin adını yazmak lazımdı. Uzaklara dalıp sadece sigara içip elini başına koyan bir gence takıldı gözü, Cemal Süreya. Bu şartların hepsi onda vardı, ölümsüzdü Cemal. 50’lerden beri piyasada olan, her anonim söze eyvallah diyen, genç kızların sevgilisi, romantik gençlerin yegane dayanağı Cemal.
Tabii ya, bu tren başka kime emanet edilirdi. Dolaşım Cemal’de, etkileşim, beğeni, linç, yorum, paylaşım ne ararsan Cemal’de. Salla bir cümle, yaz altına Cemal, tutar mı tutar, kim sorgular. Hayatı boyunca şiirin kıyısından geçmemiş hantallar bile bilir Cemali, bulunmaz hint kumaşı Cemal, yürü be Allah’ına kurban.
Cemalım, Cemalım, algın Cemalım. Adam, şef olmasa “Evraka!” diye inletirdi dağları. “Cemal” dedi seslice, vagon sustu. “Cemal sürer ya.” dedi bıyık altından gülerek. Zafer edasıyla vagondan çıktı. Edebiyatçılar önce homurdandı, söylendi, düşündü, sonra şefe hak verdiler makinist olamamanın verdiği buruklukla.
Cemal yerinden usul usul kalktı. Ağzında kalan son sigara dumanını içeriye saldı. Sessiz sessiz kapıya doğru adımladı. Tomris’in yanından geçerken yerden “çatt” diye bir ses geldi. Peyami arkasından bağırdı, “Allah cezanı versin, gözlüğü kırdın.”

Düz bardak, yalandan söz. (Cafer'den rica ettim, çizmedi. Bunu da yapay zeka oluşturdu.)
Tren daha da hızlandı. Işık hızını geçti. Şef mutlu. Artık geçen her saniye kâr. Cemal, şaşaalı koltuğuna oturdu. Kalantor kanoncular gülerek göbeklerini kaşıdı. Beğeni poşetlerinin sıkı sıkıya bağlı ağızları açıldı. Yorumlar valizlerden çıkarıldı. Saniyeler sonra sosyal medya vagonundan ilk paylaşım geldi:
“Gülüşün, uzun zamandır kilitli duran bir odanın penceresini açtı; içeri ilk kez bahar girdi." Cemal Süreya (yersen…)
Akkaya, Yusuf Bilal. “Cemal Sürer Ya." Yayınlanmamış Öykü. Yazım Tarihi: 5 Haziran 2026.