Bu madde henüz onaylanmamıştır.
Bazı defterler vardır; satın alındıkları günün heyecanını yıllarca ilk sayfalarında taşırlar. Rafın bir köşesinde beklerler. Kapakları hâlâ temizdir, sayfaları hâlâ serttir. İnsan onları sıradan bir günde kullanmaya kıyamaz. Daha önemli bir zaman gelecektir çünkü. Daha düzenli hissedilen bir dönem, daha net düşüncelerin olduğu bir mevsim, daha “doğru” bir başlangıç anı... O yüzden defter bekler. İnsan da onunla birlikte bekler. Ve fark etmeden, kullanılmamış sayfaların içinde yalnızca mürekkep değil, zaman da birikmeye başlar.
Hayatın içinde buna benzeyen ne çok şey vardır. Okunmak üzere kaydedilen yazılar, gidilmek üzere işaretlenen yerler, aranmak üzere not edilen insanlar, bir gün giyileceği düşünülen kıyafetler... İnsan bazen eşyaları değil, ihtimalleri saklar. Geleceğe bırakılmış küçük hayat parçalarıdır bunlar. Sanki zaman ilerledikçe insan daha hazır, daha cesur, daha kararlı biri olacakmış gibi. Sanki bugünkü tereddütler bir gün ortadan kalkacak, bugünkü yorgunluk geçecek ve hayatın asıl kısmı o zaman başlayacaktır.
Belki de insanın en sevdiği iki kelime "bir gün"dür.
Bu iki kelimenin içinde tuhaf bir rahatlık vardır. Henüz yapılmamış şeylerin yükünü hafifletir. Söylenmemiş sözleri erteler. Verilmemiş kararları askıya alır. İnsan bazı hayallerini yıllarca bu iki kelimenin omuzlarına bırakabilir. Çünkü "bir gün", gerçekleşmek zorunda olmayan bir gelecektir. Orada her şey mümkündür. İnsan daha disiplinlidir, daha sakin düşünür, korkularını aşmıştır. Belki başka bir şehirde yaşar, belki başka bir hayata sahiptir, belki uzun zamandır içinde taşıdığı eksiklikleri tamamlamıştır. Gelecekteki benlik, çoğu zaman bugünkü benlikten daha güçlü görünür.
Bu yüzden bazen insan geleceği bir umut olarak değil, bir saklanma yeri olarak kullanır.
Çünkü bugün karmaşıktır. Eksiktir. Kararsızdır. İçinde tereddütler vardır. Gelecek ise henüz yaşanmadığı için kusursuz kalabilir. İnsan zihni gerçekleşmemiş şeyleri güzelleştirmeye eğilimlidir. Bu yüzden yarın, çoğu zaman bugünden daha temiz görünür. Gelecek hafta daha sakin olacaktır. Gelecek yıl daha doğru kararlar verilecektir. Bir sonraki dönem her şey daha anlamlı olacaktır. Ve insan fark etmeden hayatını henüz gelmemiş zamanların üzerine kurmaya başlar.
Oysa zamanın kendisi bundan habersizdir.
Takvimler sessizce ilerler. Mevsimler değişir. Ağaçlar yaprak döker, yeniden yeşerir. Şehirlerin ışıkları her akşam aynı saatlerde yanar. İnsan ise çoğu zaman yaşadığı günün içinden geçerken başka bir günü düşünür. Sabah kahvesini içerken ilerideki bir ihtimali, akşam yürürken henüz gerçekleşmemiş bir konuşmayı, gece yatağa uzandığında gelecekteki bir versiyonunu hayal eder. Ve bazen bu kadar çok ileriyi düşündüğü için içinde bulunduğu günü neredeyse yaşamadan geçirir.
Garip olan şu ki beklenen günler geldiğinde çoğu zaman beklenildiği gibi olmaz.
Yıllarca gidilmek istenen şehir, varıldığında sıradan bir sokakla karşılar insanı. Özlenen ev, içine girildiğinde gündelik hayatın dağınıklığını taşır. Kurulan hayaller gerçekleşse bile onların içine kısa sürede alışılır. Çünkü insan aslında geleceği değil, zihnindeki geleceği sever çoğu zaman. Hayal edilen gün ile yaşanan gün arasında her zaman küçük bir mesafe vardır. Ve o mesafe, insanın sandığından daha kalıcıdır.
Belki de bu yüzden hayatın en önemli anları büyük olaylar değil, sıradan günlerdir. Fakat insan bunu yaşarken pek fark etmez. Çünkü sıradan günler kendilerini önemli gibi sunmazlar. Bir salı sabahı kimseye unutulmaz görünmez. Pencereden giren ışık, marketten alınan ekmek, bir dostla edilen kısa sohbet, eve dönüş yolunda görülen aynı ağaç... Bunların hiçbiri yaşanırken tarihî anlar gibi hissettirmez. Ama yıllar sonra hafızaya dönüp bakıldığında hayatın büyük kısmının tam da bunlardan oluştuğu görülür.
Belki insanın zamanı algılayışındaki en büyük yanılgı budur.
Hayatı büyük olayların toplamı sanırız. Oysa büyük olaylar nadirdir. Hayat ise her gün devam eder. Sessizce. Gösterişsizce. Kimsenin dikkatini çekmeden. Ve insan bazen kendi hayatına bile misafir gibi davranır. Sürekli gelecekte yaşayacağı bir dönemi beklerken, içinde bulunduğu günün yanından geçip gider.
Bir tren istasyonunda bekleyen yolcuları düşünürüm bazen. Herkes başka bir yere gitmek ister. Kimse peronda kalmak için orada değildir. Belki insanın zamanla ilişkisi de buna benziyor. Hep biraz ileriyi düşünüyoruz. Hep biraz sonra olacak şeyi. Oysa bekleme hâli o kadar uzun sürüyor ki, bazen hayatın kendisi peronda geçiyor.
Ve belki de en sessiz soru burada beliriyor.
İnsan gerçekten geleceği mi özlüyor, yoksa henüz yaşanmamış olmasının verdiği ihtimali mi?
Çünkü bazı günler vardır; üzerinden geçip gittiğimiz sıradan günler. Sonradan dönüp baktığımızda aslında en çok onların eksikliğini hissederiz. Fark etmeden yaşanmış sabahları, aceleyle geçilmiş akşamları, o sırada önemsiz görünen küçük ayrıntıları... Hayat bazen büyük başlangıçların değil, fark edilmeyen anların içinde birikir.
Belki de bu yüzden insanın zihninde yıllarca dolaşan o "bir gün" ifadesi, sandığımız kadar geleceğe ait değildir. Belki o iki kelime, sürekli ileriye bakarken gözden kaçırdığımız şeylerin gölgesidir yalnızca.
Ve bazen, çok sonra, yıllar geçmişken insan dönüp kendi hayatına bakar. Beklediği günlerin çoğunu hatırlamaz. Ama fark etmeden yaşadığı günlerin izleri hâlâ oradadır. Sanki hayat, başlamasını beklediği bir şey değilmiş de çoktan başlamış, sessizce ilerlemiş ve o bunu ancak geriye dönüp baktığında anlayabilmiş gibidir.
Peri, Ebrar Sıla, "Bir Gün Değil, Bugün" yayımlanmamış, el yazması deneme. 2025