Bir zamanlar hayatın içinde daha çok renk vardı.
Sabah uyanınca içimizi sebepsiz heyecanlar kaplardı. Küçük şeylerden mutlu olurduk; bir şarkı, gökyüzündeki bulutlar, sevdiğimiz birinin attığı kısa bir mesaj bile günümüzü güzelleştirmeye yeterdi. Şimdi ise çoğu insan aynı cümleyi sessizce içinde taşıyor:
“Eskisi gibi hissedemiyorum.”
Çünkü biraz büyüdük.
Biraz kırıldık.
Biraz da yorulduk.
Ve fark etmeden renklerimizi kaybettik.
Hayat insanı bir anda değil, yavaş yavaş değiştiriyor. Önce çok güvendiğin biri hayal kırıklığı oluyor. Sonra verdiğin emeğin karşılığını alamıyorsun. Bir süre sonra güçlü görünmeye alışıyorsun. İçinden ağlamak gelirken “iyiyim” demeyi öğreniyorsun. İşte tam o noktada insanın içindeki canlı renkler solmaya başlıyor.
Eskiden uzun uzun hayal kuran insanlar şimdi sadece günü bitirmeye çalışıyor.
Kimse gerçekten nasıl olduğunu anlatmıyor artık. Çünkü insanlar dinlemekten çok cevap vermek için bekliyor. Herkesin yüzünde bir yorgunluk var. Kalabalıkların içinde bile hissedilen bir yalnızlık var. Ve en kötüsü, çoğu insan bunu alışkanlık sanıyor.
Oysa insan yalnızca nefes alarak yaşamış olmuyor.
İçinde hâlâ bir şeyler hissedebiliyorsa yaşıyor.
Belki de bu yüzden bazı geceler durduk yere geçmişi özlüyoruz.
Eski fotoğraflara bakıp sustuğumuz oluyor. Çünkü özlediğimiz şey aslında zaman değil; o zamanlardaki hâlimiz.
Daha saf, daha inanan, daha kırılmamış oluşumuz.
Şimdi herkes biraz gri.
Konuşmalar kısa, duygular eksik, samimiyet yorgun. İnsanlar birbirine dokunmadan yaşamayı öğrenmiş gibi. Kimse kimsenin içine gerçekten bakmıyor. Birinin gözlerinin neden bu kadar yorgun olduğunu fark eden insan sayısı çok az.
Ama yine de tamamen kaybolmadık.
Bazen bir çocuğun kahkahasında, bazen yağmurdan sonraki toprak kokusunda, bazen içten edilen bir cümlede o kaybettiğimiz renkler kısa süreliğine geri geliyor. Demek ki içimizde hâlâ bir yerlerde duruyorlar. Sadece uzun zamandır üstleri örtülü.
İnsan bazen yeniden hissedebilmek için önce neyi kaybettiğini kabul etmeli. Çünkü sürekli güçlü görünmeye çalışırken en çok kendimizi ihmal ediyoruz. İçimizin yorulduğunu kabul etmek bile bir cesaret aslında.
Belki bir gün yeniden eski neşemiz olmayacak.
Belki hiçbir şey eskisi gibi hissettirmeyecek.
Ama insan yine de kendi içinde küçük ışıklar yakabilir.
Bir fincan kahveyi gerçekten hissederek içmek, sevdiğin bir şarkıyı gözlerini kapatıp dinlemek, içten gelen bir sarılmaya izin vermek…
Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama insanın kaybettiği renkler bazen en küçük anlarda geri döner.
Çünkü renkler tamamen kaybolmaz.
Sadece uzun süre üzülünce saklanırlar.
Ve belki de hayatın en büyük savaşı, o renkleri yeniden bulmaya çalışmaktır.