Günümüz dünyasında tuhaf, sonu gelmez ve insanı içten içe tüketen bir yarışın, hiç durmadan öğrenmenin telaşı içindeyiz. Sanki bir an dursak, bir kitabı yarım bıraksak ya da yeni çıkan o popüler eğitime katılmasak çağın gerisinde kalıp silinip gidecekmişiz gibi hissediyoruz. İçimizde sosyal medyanın da çok emeği olan ustalıkla büyütülen o geri kalmışlık korkusu, bizi fıtratımıza hiç uygun olmayan, hayatımızda zerre kadar fayda sağlamayacak lüzumsuz bilgilerin peşinde nafile yere koşturuyor. Çoğu zaman sırf başkalarına özenerek, “bende de bulunsun”, “sosyal ortamlarda ben de biliyorum diyebileyim” düşüncesiyle zihnimizi adeta bir bilgi çöplüğüne çeviriyoruz. Bize dışarıdan dayatılan o hastalıklı mükemmeliyetçilik ve "çok bilmişlik" algısı, insanı bitmek bilmeyen son derece yorucu ve yıpratıcı bir tatminsizliğe sürüklüyor.

Kafısı Karışık İnsan (Görsel Yapay Zeka ile Oluşturulmuştur)
Yıllardır kelimelerle, yazıyla ve iletişim dünyasının o kalabalık karışıklığıyla iç içe olan birisi olarak, insanların kendilerini bu bilgi oburluğuyla nasıl hırpaladıklarını derin bir üzüntüyle izliyorum. İnsanlar sırf eksik görünmemek adına, kalplerine dokunmayan, ruhlarını beslemeyen o kadar çok şeyi öğrenmek için enerjilerini heba ediyorlar ki… Maalesef o enerji, aktarılması yerlere gitmiyor ve bu insanı daha çok tükenmişlik döngüsüne sokuyor. Herkesin her şeyi en mükemmel haliyle bilmesi gerektiğine dair o sahte ya da gösterişli inanç, aslında bizi en temel ve en insani meselelerde cahil bırakarak özümüzden koparıyor. Öğrendikçe körleşiyor, zihnimizi doldurdukça asıl benliğimizden, arı duru varlığımızdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz.
En acısı da bu zehirli mükemmeliyetçilik ve her şeye hakim olma arzusu, sadece dünyevi meselelerde veya kariyer hedeflerinde kalmıyor sessizce manevi hayatımıza, inanç dünyamıza da sızıyor. Bir bakıyorsunuz, dini ilimlerde hiçbir tahsili olmayan, ömrünü bu yola vakfetmemiş bir insan, sırf her şeyin en derinini bilme kibrine kapılarak boyunu aşan meselelerin içine dalıyor. Yıllarını ilme adamış bir ilahiyatçının bile edeple, çekinerek yaklaştığı teolojik tartışmalara fütursuzca giriyor, ileri düzeyde fıkhi bilgileri yutmaya çalışıyor. Halbuki ne büyük bir yanılgı… Ya da yıllarını fizik, kimya, tıp vb. alanlarına feda etmiş ve ömrünü bilime hibe etmiş insanların bile çekineceği konularda rahat rahat konuşabiliyor insanlar. Bizim asıl ve öncelikli vazifemiz, o dipsiz tartışmalarda boğulmak, bilgiçlik taslamak değil her şeyden evvel arı duru, saf ve lekesiz bir kalbe sahip olabilmektir. Maneviyatta, ilimde, bilimde ilerlemek, zihne durmadan karmaşık malumat yığmak demek değildir.
İnsanın asıl gayesi, satırların arasında kaybolup zihnini şişirmek değil, sadırda yani kalpte olanı bulmaktır. Bize asıl gereken, insanın kendi iç dünyasını aydınlatacak, onu kibrinden arındıracak olan ve önce bize sonra da insanlığa faydası olan şeylerin peşinden gitmektir. Bize düşen, haddimizi bilmek ve kalbimizi kirden pastan koruyup bir ayna gibi berrak tutmaktır. Eğer bunca yorgunluk, bunca okuma, bunca ezber bize kendi acziyetimizi bildirmiyorsa, o ilim neye yarar? Özünü kavramadığımız, halimize yansımayan bilginin hamallığını yapmaktan başka ne işe yararız?
Bugün modern çağın bize dayattığı o acımasız “çok çalışmak”, “durmadan üretmek ve öğrenmek” yalanına tüm kalbimle itiraz ediyorum. Çok çalışmak, sürekli bir şeylerle meşgul olup zihni çatlatırcasına doldurmak tek başına bir marifet değildir. Asla da olmamıştır. İnsanın dinlenmeye, durup yavaşlamaya, düşünmeye, sessizliğin tam ortasında kendi kalbinin ritmini duymaya da çok ihtiyacı vardır. Bizler sürekli veri işleyen hissiz makineler değil aksine demlenmeye, durulmaya, tefekküre muhtaç insanoğluyuz. Ruhumuz ancak dinginlikte nefes alır, kalp ancak sessizlikte dirilir. Çalışmak kadar dinlenmek de inancın ve insanca yaşamanın bir gereğidir, dengeyi kurabilmektir asıl hüner.
Gerçek marifet, uykusuz kalınan gecelerin sayısında veya hatmedilen kalın ciltli kitapların çokluğunda gizli değildir. Marifet, doğrudan doğruya kalple ilgilidir. İnsanın kendi içindeki o derin sükuneti bulabilmesi, nerede duracağını bilmesi, neyi bilip neyi bilmemesi gerektiğini idrak edebilmesi en büyük ilimdir.
Öğrenmek elbette kıymetli bir eylemdir fakat bir zehre, bir kibre dönüştürülmediği sürece. Her şeyi bilmek zorunda değiliz, dünyanın bütün karmaşık ilimlerini yutmak bizi daha iyi bir insan yapmaz. Bizi kurtaracak olan şey, tevazu ile, arı duru bir niyetle kalbimizi işlemek, marifet denizinde sessiz bir damla olabilmek ve insanlığa faydalı olabilmektir. Dinlenmenin ve içe dönmenin hakkını verdiğimizde, zihnimizdeki o yorucu sesler de nihayet susacak ve hakikatin kalbimize fısıldadığı sırları çok daha derinden hissetmeye başlayacağız.