badge icon

Bu madde henüz onaylanmamıştır.

Blog
Blog
Avatar
YazarMurat Şanlıay10 Mayıs 2025 08:56

Modern Dünyada Müslüman Hukukçu Olmak

Alıntıla

edit



Müslüman İslam dinini kabul edip, Allah’a teslim olmuş kişidir. Hukukçu ise toplumdaki hukuk kurallarını bilen, yorumlayan, uygulayan ve hukuki sorunlara çözüm bulmaya çalışan profesyonel kişilerdir. İslam dinini kabul etmek sadece ibadet etmek anlamına gelmez. İslam dini insan hayatının her demine dokunur. Müslüman bir insanın icra ettiği tüm işlerde ölçütü İslam olmalıdır. Hukuk gibi hayatın her alanına temas eden, sosyolojik, ekonomik, toplumsal dengeleri düzenleyen bir olgunun İslami saiklerle tatbiki elzemdir.

Müslüman bir hukukçunun günümüz modern hukukunda hareket noktasını belirlemesi çok mühimdir. Modern hukukla İslam hukukunun arasında denge kurma çabaları Müslüman hukukçular için günümüzün en büyük çıkmazlarındandır.


Tarihten Günümüze Müslüman Hukukçular

Klasik dönemde Müslüman hukukçular (fakihler), Kuran, Sünnet, İcma ve Kıyası kaynak alarak hukuk üretimi (içtihat) yapmışlardır. Kaynakları kısaca açıklayacak olursak:

 Kuran, İslam’ın birincil ve temel kaynağıdır. Allah’ın Cebrail Aleyhisselam aracılığıyla peygamber efendimize gönderdiği ilahi kitaptır.

Sünnet, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın sözleri, fiilleri, onayladığı ve takrir ettiği davranışlardır.

İcma, İslam alimlerinin bir konu üzerinde görüş birliğine varmalarıdır.

Kıyas; Kuran, sünnet ve icma da yer verilmeyen bir hüküm hakkında benzerlik kurmak yoluyla hüküm ihdas edilmesidir.

Fakihler, Müslüman hukukçular bu kaynaklarla hukuk üretmişler, sorunlara çözüm aramışlardır.

Klasik dönemdeki fıkıh (farklar olmakla birlikte hukuk yerine kullanacağım “fıkıh” kavramını.) sadece hukuki değil, ekonomik, sosyal, siyasi hayatı da düzenleyen kapsamlı bir sistemdir.

Klasik dönemde Fıkha verilen önem neticesinde Müslüman hukukçuların / fakihlerin birçok rolü vardı. Yukarıda değindiğim gibi hukuki yorum, içtihat başta olmak üzere toplumsal liderlik, eğitim gibi konular da Müslüman hukukçuların rolleriydi.

Fakihler Kuran ve Sünnette açıkça belirtilmeyen konularda içtihat yapmışlardır. İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbel gibi fakihler, kendi metodolojilerini geliştirerek farklı mezheplerin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Fakihler sadece hukuki konularda değil toplumsal ve siyasi konularda halka liderlik yapmışlardır. Medreselerde dersler vererek yeni fakihler yetiştirmişler aynı zamanda zengin bir birikim oluşturmuşlardır.

Modernleşmeyle beraber Müslüman hukukçular İslam hukukunu koruma mücadelesi verirken bir yandan da güncel gelişen problemlere çözüm aramakla uğraşıyorlardı. Bu dönemde kanunlaştırma hareketleri kapsamında, Mecelle 1869-1876 yıllarında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Mecelleyi İslam hukukunun ilk modern kodifikasyonu sayabiliriz. Mısır'da Muhammed Abduh ve talebesi Reşid Rıza, İslam hukukunun modern ihtiyaçlara uyarlanması gerektiğini savunmuşlardır.

Tarihten günümüze gelirken modernleşmeyle beraber içtihat kapısının açılması ve yeni fıkıh anlayışları tartışma konusu olmuştur. Modernleşmeyle beraber klasik fıkıh anlayışının sorunları çözmede yetersiz kaldığı çağa ayak uyduramadığı iddia edilmiştir. Bu nedenlerle içtihat kapsısının tekrardan açılmasını savunanlar olmuştur. Yusuf el-Karadavi gibi çağdaş hukukçular, içtihadın önemini vurgulamışlardır. Modern dönemle beraber gelen bankacılık, sigorta, para sistemleri gibi konularda çözüm önerileri üretilmeye çalışılmış, azınlıklar fıkhı ortaya çıkmıştır.


Modern Hukuk ile İslam Hukuku Arasındaki Mutabakat ve Muharebe

İslam hukukuyla modern hukukun mutabık ve muharip olduğu konuları; laiklik ve dinin hukuk üzerindeki etkisini, şeriatın modern hukuk sistemi içerisindeki yeri ve günümüzde mer’i olan uygulamaları üzerinden ele alacağım.

Laikliğin hukuk üzerindeki etkisinden önce laikliği tanımlamaya çalışalım.


Eski akademisyen ve hukukçu Mümtaz Soysal’ın laiklik tanımı:

“1) Devlet gücünü kullananların bir din veya mezhep taraftarlarını tutmaktan vazgeçerek bütün dinsel inançlara eşit işlemde bulunmaları,

  2) Devlet kuruluşlarıyla din kuruluşlarının birbirinden ayrılması ve “resmi devlet dini’’ diye bir şeyin kalmaması.

 3) Devlet hukukunun ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkması.”

Tanzimattan itibaren, batılılaşmayla beraber başlayan laiklik kendini o dönemde gerçekleşen ıslahatlarda göstermeye başlamıştır. Türk hukuk sistemi üzerindeki ilk etkisini 1924 Anayasası’nın 1937 değişiklikleriyle göstermiştir. CHP’nin parti programı olan laiklik, parti devlet anlayışının tezahürü olarak Anayasada da yerini almıştır.

İslam’ın hukuk üzerindeki etkilerini tetkik edecek olursak, peygamber efendimiz döneminde başlayan hukuk siyaset ilişkisiyle beraber, İslam devletlerinde dini siyasa üzerinden hukuk şekillenmiştir. İslam’ın hukuk üzerindeki etkisi Tanzimattan bu yana tesirini kaybetmesine karşın, akademik anlamda çalışmalar devam edegelmiştir. Son dönemde Türkiye’de hukuk fakültelerinde açılan İslam hukuku kürsüleri bilimsel çalışmalara katkı sağlayarak, kümülatif bilgi birikimine olanak sağlayacaktır.

İslam dininin günümüz hukuk sistemlerine etkisine bakacağız, ilk olarak Türkiye örneği üzerinden başlayalım.

Türkiye’de çeşitli hukuk dallarında dini etkiler görülmekle beraber, dinle beraber kültürel normlar ve gelenekler de bu etkiyle harmanlanmış durumdadır.

1926 yılında Medeni Kanun’un kabulü ile İslam hukuku terk edilip İsviçre hukukuna geçilmiş olup imam nikahının hâlen hukuken geçerliliği olmasa da toplumda yer edinmiş bir kurumdur.  Miras hukukunda da tamamen laik bir sistem benimsenmiş olsa da halk arasında İslam hukukuna göre miras pay edilmektedir. Ceza hukukunda ise Türk Ceza Kanunun 216. Maddesinde, Dine hakaret etmenin suç olarak kabul edilmesi dini değerlerin korunması adına atılan bir adımdır.

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

Madde 216- (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Cenaze ve defin işlemleri ise Diyanet İşler Başkanlığı ve belediyeler tarafından yürütülür ve İslami usullere göre cenaze ve defin işlemleri yapılır.

Dini bayramların tatil ilan edilmesi bu günlerin hukuki açıdan statü kazanmalarına vesile olmaktadır.

Eğitim alanında bakacak olursak Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin etkisi tartışılmakla beraber okullarda zorunlu ders olarak yer almasını hukuki çerçevede dinin etkisi olarak görebiliriz. İmam hatip okullarının yaygınlaştırılması ve desteklenmesi de yeni gelişmelere ve yeni imkanların doğmasına olanak sağlayacak uygulamalardandır.

İslam Hukukunda İnsan Hakları ve Modern Dünya

Modern dünyada insan hakları Batı medeniyetine dayandırılmaktadır. Batının insan hakları serüveni Magna Carta’yla başlamıştır. Batının insan haklarına dair ilk metni 1215 tarihli Magna Carta’dır. 1774’te Amerikan kolonilerinin İngiltere’ye karşı ayaklanması ve bağımsızlıklarını kazanması sonrasında 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirgesinde “İnsan Hakları” kavramına yer verilmiş ve insan haklarına dair düzenlemeler yer almıştır. 1789 yılında gerçekleşen Fransız İhtilaliyse insan hakları konusunda Batının kat ettiği en büyük gelişmelerden biri olmuştur. Fransa’da gerçekleşen ihtilalin ardından İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi yayınlanmıştır. İkinci Dünya savaşından sonra Birleşmiş Milletler kurulmuştur. Birleşmiş Milletler 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini kabul etmiştir. 30 maddelik bu beyannamede temel haklara, özgürlüklere ve insan haklarına yer verilmiştir. Dünya üzerindeki çoğu ülke bu beyannameyi kabul etmiş ve Anayasalarında ilgili düzenlemelere yer vermişlerdir. Türkiye de bu beyannameyi 1949 yılında kabul etmiştir.

İslam hukukunda insan hakları ise Batı’nın aksine mücadele ve kriz süreçleriyle değil, Allah’ın kelamıyla, Kur’an-ı Kerim ile gelmiştir. İslam dininde insan eşref-i mahlukat, yaratılmışların en şereflisi olarak kabul edilmiştir. Peygamber efendimizin insanlığa son çağrısı olan Veda Hutbesinde insan haklarına yer verilmiştir.

Ey İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise canlarınız, mallarınız, namus ve şerefiniz de öylece mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.”

Peygamber efendimiz Veda Hutbesinde insanın en temel hakları olan yaşam, mülkiyet, namus haklarını, “…canlarınız…” ifadesiyle yaşam hakkını, “…mallarınız…” ifadesiyle mülkiyet hakkını, “…namus ve şerefiniz…” ifadesiyle namus, şeref ve iffet hakkını düzenlemiştir.

Batı’nın insan haklarına dair ilk belgesi Magna Carta 1215 yılında, Veda Hutbesinden 593 yıl önce, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ise 1316 yıl sonra yayınlanmıştır. Batı ile İslam Medeniyeti arasındaki farkı bu açıdan aşikardır.

Tarihteki İslam hukukuyla yönetilen devletlerde olan, divan-i mezalim, divan-ı adalet, divan-ı hümayun gibi kurumlar insan haklarını korumak ve geliştirmekte büyük katkı sağlamışlardır. İslam hukukuyla yönetilen devletlerde genel olarak Hanefi mezhebinin fıkhı uygulanmıştır. Hanefi fıkhında yer alan “İsmet Ademiyetledir” kaidesi ve Beraat-ı Asliye ilkeleri insan haklarına verilen değer bakımından önemlidir.

İsmet Ademiyetledir ilkesi en sade anlatımla ademiyet (insan) vasfına sahip olan herkesin dokunulmazlık hakkına sahip olabileceğini ifade etmektedir. Din, dil, ırk fark etmeksizin insana insan olduğu için verilen değeri gösterir.

Beraat-ı Asliye ilkesi ise İslam hukukunun temel prensiplerinden biridir. Beraat-ı Asliye ilkesi, kişinin doğuştan borçsuz ve suçsuz olduğunu ifade eder. Kişinin suçu ispatlanana kadar kişiye, suç isnadı yapılamaz. Modern hukuk sistemlerinde Beraat-ı Asliye, masumiyet karinesi olarak bilinmektedir.

Modern dünya perspektifinde modern hukukun insan haklarına olan yaklaşımını, Ebu Gureyb hapishanesinde, Irak’ın işgalinde, Guantanamo kampında, Afganistan’ın işgalinde, Sedneya cezaevinde ve Gazze’de gördük, görmekteyiz. İslam Medeniyeti perspektifinde İslam hukuku ise hüküm sürdüğü devletlerde adaleti gözetmiş, insan haklarına değer vermiş ve yaratılanı yaratandan ötürü sevme anlayışıyla insan hakları konusunda gelecek nesillere örnek olmuştur.

Velhasılıkelam

  Modern dünyada hangi mesleği yaparsak yapalım, her ne koşulda olursak olalım, biz öncelikle inancımız olan İslam dininin müntesipleriyiz, Müslümanız. Müslüman bir doktor, Müslüman bir öğretmen, Müslüman bir mühendis, Müslüman bir hukukçuyuz. İcra ettiğimiz işlerde, İştigal ettiğimiz meselelerde, ismimizin önüne geldiği gibi öncelikle “Müslümanlık/İslam” gelmelidir. Müslüman hukukçular olarak bize düşen yük, modern dünya da dinimiz hukuk sistemini, İslam hukukunu tafsilatıyla öğrenmek, umumi alanda talimi ve tatbiki için mücadele etmek, modern dünyadaki konumumuzu belirlemektir. Modern dünyanın keşmekeşi ve meşakkati karşısında Müslüman bir hukukçu olmak ve Müslüman hukukçu olmayı sürdürebilmek için, Müslüman hukukçu olmanın mahiyetini idrak etmek, her dem rabbimizle bağımızı koparmamak, halk içinde hak içre olmamız gerekmektedir.


­~HER YASAL OLAN HAK HELAL DEĞİLDİR~


KAYNAKÇA (yararlanılan eserler)

 Şentürk, Nurettin. “İSLAM HUKUKU İLE MODERN HUKUKUN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ VE BİRBİRİNDEN YARARLANMA İMKÂNI”. İlahiyat 7 (Haziran 2022), 155-165.

Joseph SchachtAn Introduction to Islamic Law (Oxford University Press, 1964).


Wael B. HallaqA History of Islamic Legal Theories: An Introduction to Sunni Usul al-Fiqh (Cambridge University Press, 1997)


Muhammed Ebu Zehraİslam Hukuku Tarihi (Çev. Abdulkadir Şener, Ankara Okulu Yayınları, 2000).


Hayreddin Karamanİslam Hukukuna Giriş (Ensar Neşriyat, 2011).


Soysal, M. (1999). Laiklik: Türkiye'de Dinsel ve Siyasal Tartışmalar. İletişim Yayınları.

Peker, T. C. (2021, 8 Ekim). Türkiye’de laiklik ilkesinin dönüşümü üzerine düşünceler. KHAS Hukuk Bülteni. https://hukukbulteni.khas.edu.tr/bulten/51

Balcı, M. (tarih bulunamadı). Müslüman Hukuk Bilincinin İnşası: Hak, Adalet, Özgürlük ve Meşruiyet Üzerine Düşünceler. Muharrem Balcı Resmi Web Sitesi. https://www.muharrembalci.com/yayinlar/konusmalar/210-.pdf

Başgil, A. F. (2016). Din ve Laiklik (11. baskı). İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı.

Gişi, E. (2015). Laiklik kavramının kronolojik evrimi. The Journal of Europe - Middle East Social Science Studies, 1(1), 1-13. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/174232

Ertit, V. (2014). Birbirinin yerine kullanılan iki farklı kavram: Sekülerleşme ve laiklik. Akademik İncelemeler Dergisi, 9(1), 103-123. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/17680


Abduh, M. (1905). Risālat al-Tawḥīd [The Theology of Unity]. (I. Masa’ad & K. Cragg, Trans.). Cairo: Al-Manar Press.

Rıza, R. (1927). Tafsīr al-Manār [The Manar Commentary]. Cairo: Dar al-Manar.


1. Yusuf el-Karadavi'nin İçtihat Hakkındaki Görüşleri

al-Qaradawi, Y. (2001). Islamic awakening between rejection and extremism. American Trust Publications.


Yakar, E. E., Yakar, S., & Kütükçü, T. (Ed.). (2023). Müslüman azınlıklar fıkhı (Fıkhu’l-Ekalliyyât).

SOYSAL, Mümtaz: Anayasaya Giriş, Ed.: İlter Ertuğrul, İmge Kitabevi Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 2011, s. 252.

Peker, T. C. (2021, 8 Ekim). Türkiye’de laiklik ilkesinin dönüşümü üzerine düşünceler. KHAS Hukuk Bülteni. https://hukukbulteni.khas.edu.tr/bulten/51

Türkiye Cumhuriyeti. Türk Ceza Kanunu. Kanun No. 5237, Kabul Tarihi: 26 Eylül 2004. Madde 216. Erişim Tarihi: 7 Şubat 2025. https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.5237.pdf.


KÜRE'ye Sor