
Murat Kösemen
Contemporary İstanbul, 2006 yılından bu yana düzenlenen, çağdaş sanatın farklı coğrafyalardan temsilcilerini bir araya getiren ve Türkiye’nin önde gelen sanat etkinliklerinden biri olarak konumlanan uluslararası sanat fuarıdır. Her yıl İstanbul’da gerçekleşen bu fuar, galeriler, sanatçılar, koleksiyonerler ve sanat profesyonelleri için önemli bir buluşma noktası işlevi görmektedir.
Yirminci edisyonunu geride bırakan Contemporary İstanbul, Türkiye’nin en büyük çağdaş sanat fuarı olma konumunu, uluslararası iş birlikleri ve geniş ölçekli organizasyon yapısıyla bu yıl da sürdürmüştür. Focus America programıyla ABD merkezli galerilere özel bir alan açılmış, prestijli koleksiyonlar ve kurumsal ortaklıklarla fuarın küresel profili güçlendirilmiştir. Mekan tercihi olarak Tersane İstanbul’un seçilmesi ise fuarın mekansal deneyim ve görsel ihtişam arayışını yansıtan bir diğer stratejik karar olarak öne çıkmıştır. Ancak bu tür kurumsal büyüme, görünürlük ve estetik mimari tercihlerin, sanatın kamusallığı, eleştirel üretimi ve sosyoekonomik erişilebilirliği açısından ciddi sınamalar yarattığı da gözlemlenmektedir.
Öncelikle, CI 2025 edisyonuna ilişkin en çok tartışılan konulardan biri, giriş ücretlerinin yüksekliği olmuştur. Ortalama bir kent sakini için erişimi zorlaştıran bu fiyatlandırma politikası, sanatın kamusal alanla kurduğu ilişkiyi sınırlamakta, CI’nin izleyici kitlesini ekonomik sermayeye sahip sınıflarla sınırlı bir elit çevreye daraltmaktadır. Ayrıca, özel davetli ön izleme günleri, VIP turları ve kurumsal iş birlikleriyle şekillenen açılış programı, fuarı yalnızca kültürel değil, aynı zamanda sınıfsal bir ayrışma zemini hâline getirmektedir. Bu bağlamda CI, sanatı toplumsal bir deneyim olmaktan ziyade, ayrıcalıklı gruplara yönelik bir tüketim nesnesine dönüştürme riski taşımaktadır. Bu durum sanatın kamusal alanla kurduğu katılımcı ilişkiyi zayıflatmakta ve kültürel etkinliklerin toplumsal kapsayıcılık ilkesinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.
CI tarafından, her ne kadar sitesinde kendisini büyük harflerle “kentli bir çağdaş sanat platformu olarak konumlandırsa da, mekansal olarak Tersane İstanbul gibi ultra lüks ve steril bir alanın tercih edilmesi, fuarın şehre dokunan yönünü büyük ölçüde zayıflatmıştır. Haliç’in tarihî bağlamından koparılarak yeniden markalandırılmış bu mekân, sembolik olarak da sanatın sokaktan, gündelik yaşamdan ve kent dinamiklerinden uzaklaştırıldığını gözler önüne sermektedir. Bu tercihin, sanatın kentsel topluluklarla etkileşim potansiyelini sınırladığı, onu yalnızca mekansal olarak değil, söylemsel olarak da toplumdan yalıttığı söylenebilir. Fuarın, İstanbul’un sosyo-kültürel çeşitliliğiyle kurduğu bağ giderek daha fazla kopmakta, kentle kurulan ilişki temsilî bir düzeyde kalmaktadır.
Sergilenen işler ise genel olarak görsel etkisi yüksek, fakat kavramsal olarak zayıf, risk taşımayan, koleksiyon değeri gözetilerek seçilmiş eserlerden oluşmaktadır. Bu durum, fuarın sanatsal repertuarını da dönüştürmekte, piyasa dinamiklerinin yönlendirdiği bir seçki anlayışı eleştirel sanat üretimini geri plana itmektedir. Zira sanatın dönüştürücü gücü, yalnızca estetik beğeni üretmekle değil, toplumsal meseleleri görünür kılmak, rahatsızlık yaratmak ve düşünsel alan açmakla mümkündür. CI’un bu yönüyle sanat fuarı olmaktan ziyade bir marka vitrini işlevi görmeye başladığı bu edisyonda daha da görünür hale gelmiştir.
CI 2025’in kurumsal olgunluğu ve küresel görünürlüğü bir başarı olarak değerlendirilebilir, ancak bu başarı, sanatın toplumsal işlevi, erişilebilirliği ve eleştirel niteliği pahasına inşa edilmektedir. Giriş ücretlerinin halkı dışlayan bir düzeye ulaşması, kentle kurulan mekansal bağın kopması ve seçkideki içeriksel temkinlilik, fuarın yalnızca pazar merkezli bir sanat etkinliğine dönüşme riskini artırmaktadır. Contemporary İstanbul’un geleceği, bu eleştirileri ne ölçüde dikkate alacağı ve sanatı yalnızca elit değil, toplumsal bir pratik olarak yeniden konumlandırıp konumlandıramayacağıyla doğrudan ilişkilidir.