
Kurâan ve SĂźnnetâe dayalÄą yaygÄąn İslâm anlayÄąĹÄąnÄąn sÄąnÄąrlarÄąnÄą aĹan inanç ve telakkileri nitelemek için kullanÄąlan bir terim.
SĂśzlĂźkte âhaddi aĹmak, itidal çizgisinin Ăśtesine geçmekâ anlamÄąna gelen gulĂźv kelimesi, terim olarak âKurâan ve SĂźnnetâin belirlediÄi genel İslâm anlayÄąĹÄąnÄąn sÄąnÄąrlarÄąnÄą aĹmakâ diye tanÄąmlanabilir. GulĂźv sĂśzde, davranÄąĹta, her tĂźrlĂź telakkide aĹÄąrÄąlÄąk gĂśsterip mâkul sÄąnÄąrÄąn Ăśtesine geçmeyi ifade eden genel bir terim olmakla birlikte İslâmĂŽ kaynaklarda daha çok dinĂŽ alanda kullanÄąlmÄąĹtÄąr.
Kurâanâda iki yerde gulĂźv kĂśkĂźnden tĂźreyen fiiller yer almaktadÄąr. Ehl-i kitaba hitap eden ve onlardan dinlerinde haddi aĹmamalarÄąnÄą isteyen âyetlerin ilkinde Allah hakkÄąnda gerçek olandan baĹkasÄąnÄą sĂśylememeleri emredilmiĹ ve Meryem oÄlu MesĂŽh ĂsâânÄąn AllahâÄąn oÄlu deÄil sadece elçisi olduÄu, fakat yaratÄąlÄąĹÄąnÄąn mĂťcizevĂŽ bir Ĺekilde gerçekleĹtiÄi, Allahâtan baĹka bir ilâhÄąn bulunmadÄąÄÄą vurgulanmÄąĹ, Ăsâ ile annesi Meryemâe ilâhlÄąk isnat etmenin dinde aĹÄąrÄąlÄąk niteliÄi taĹÄądÄąÄÄąna dikkat çekilmiĹtir (en-Nisâ 4/171). İkinci âyette de yine Meryem oÄlu MesĂŽhâin tanrÄąlaĹtÄąrmasÄąnÄąn kĂźfĂźr olduÄu beyan edildikten sonra (el-Mâide 5/72-75) hÄąristiyanlara hitaben, âDininizde haksÄąz yere haddi aĹmayÄąnâ uyarÄąsÄąnda bulunulmuĹ ve Ăśnceden sapÄąklÄąÄa dĂźĹĂźp birçok kimseyi de sapÄąklÄąÄa sevkeden topluluÄun arzularÄąna uymamalarÄą emredilmiĹtir (el-Mâide 5/77). Bu âyetin devamÄąnda İsrâiloÄullarÄąânÄąn hem DâvĂťd hem de Meryem oÄlu Ăsâ diliyle lânetlendiÄi ifade edilmiĹ, bunun sebepleri ise onlarÄąn isyan ve taĹkÄąnlÄąk gĂśstermeleri, birbirlerini kĂśtĂźlĂźk yapmaktan vazgeçirmemeleri ve inkârcÄąlarla dostluk kurmalarÄą olarak belirtilmiĹtir (el-Mâide 5/78-80). MĂźfessirlerin de belirttiÄi gibi bu âyetler iki tĂźrlĂź aĹÄąrÄąlÄąÄÄą tasvir etmektedir. HÄąristiyanlar Hz. Ăsâ ile Meryemâi tanrÄąlaĹtÄąrmak, yahudiler de Meryemâe zina isnat edip hakarette bulunmak suretiyle haddi aĹmÄąĹlardÄąr (bk. Fahreddin er-RâzĂŽ, XII, 62-63; ĹevkânĂŽ, II, 65). M. ReĹĂŽd RÄązâ, hÄąristiyanlarÄąn çok ileri gitmeleriyle (ifrat) yahudilerin çok geri kalmalarÄąnÄąn (tefrit) gulĂźv kapsamÄąna girdiÄini sĂśyleyerek bu terimi, âAllahâÄąn çizdiÄi sÄąnÄąrlarÄąn gerisinde kalmak veya bunlarÄą aĹmakâ diye tanÄąmlamÄąĹtÄąr. BĂśylece ReĹĂŽd RÄązâ, hem dine yapÄąlan ilâveleri hem de ondan eksiltmeyi gulĂźv çerçevesine almÄąĹtÄąr (TefsĂŽrĂźâl-Menâr, VI, 81). Ancak sĂśz konusu âyetlerde hÄąristiyanlarÄąn Hz. Meryem ve Ăsâ ile ilgili aĹÄąrÄą inançlarÄąna gulĂźv, yahudilerin isyan ve taĹkÄąnlÄąklarÄąna da hevâ, dalâlet ve lânet kavramlarÄą nisbet edilmiĹtir. Ăyle gĂśrĂźnĂźyor ki gerek Kurâan terminolojisinde gerekse İslâm literatĂźrĂźnde, dinin hĂźkĂźmlerini inanç veya amel açĹsÄąndan hiçe sayÄąp ihmal etmek gulĂźv olmayÄąp genel anlamda isyan, taĹkÄąnlÄąk ve itaatten çĹkĹŠolarak kabul edilmiĹtir. GulĂźv ise dinĂŽ bir hĂźkmĂź naslarÄąn ve genel kurallarÄąn çizdiÄi sÄąnÄąrlarÄąn ilerisine taĹÄąrÄąp mĂźbalaÄalÄą bir Ĺekilde benimsemek ve uygulamaktÄąr. Buna gĂśre dinde ifrata kaçmak gulĂźv, tefritte kalmaksa isyan ve taĹkÄąnlÄąk sayÄąlÄąr.
Hak dinin ve bunun son halkasÄąnÄą oluĹturan İslâmiyetâin bir itidal dini olduÄunda ĹĂźphe yoktur. DinĂŽ konularda maksatlÄą, sistemli ve sĂźrekli bir Ĺekilde geri kalmak veya ileri gitmek itaat ve itidalle baÄdaĹmaz. Bundan dolayÄą Kurâanâda her iki aĹÄąrÄąlÄąk da yerilmiĹtir. Kurâân-Äą KerĂŽmâde bunun için kullanÄąlan kelimelerden biri, adv kĂśkĂźnden tĂźreyen ve âsÄąnÄąrÄą aĹmakâ anlamÄąna gelen iâtidâ ve taaddĂŽdir. İlgili âyetlerde ilâhĂŽ sÄąnÄąrlarÄą aĹanlar (muâtedĂŽn) zalimler olarak nitelendirilmiĹ, bunlarÄąn Allah tarafÄąndan sevilmediÄi ve acÄąklÄą azaba uÄratÄąlacaÄÄą haber verilmiĹtir. AllahâÄąn helâl kÄąldÄąklarÄąnÄą haram saymak da iâtidâ olarak deÄerlendirilmiĹ, ayrÄąca savaĹ esnasÄąnda, hatta duada ve Allah rÄązâsÄą için harcama yapma sÄąrasÄąnda bile (el-Aârâf 7/55; el-İsrâ 17/26-27) haddi aĹmamak gerektiÄi bildirilmiĹtir (bk. M. F. AbdĂźlbâkÄŤ, el-MuĘżcem, âĘżadvâ md.).
GulĂźv, iâtidâ, taaddĂŽ, tenattuâ (sĂśz ve davranÄąĹta gereksiz yere titizlik gĂśsterme), teĹdid (çetin ve mĂźĹkĂźlpesent olma) hadislerde de geçmiĹ ve bu konuya Ăśnem atfedilmiĹtir. Dinde aĹÄąrÄą gitmeyi yasaklayan ve geçmiĹ Ăźmmetlerin aĹÄąrÄąlÄąklarÄą sebebiyle helâk olduklarÄąnÄą belirten Hz. Peygamber (MĂźsned, I, 215, 347, 386; MĂźslim, âʿİlimâ, 7), ibadetten savaĹa kadar pek çok konuda Ăźmmetini gulĂźvve sapmaktan sakÄąndÄąrmÄąĹtÄąr. Hadislerde belirtildiÄine gĂśre ResĂťl-i Ekrem, Ăźmmetine farz kÄąlÄąnÄąp ifasÄąnda zorluk çekileceÄi endiĹesiyle teravih namazÄąnÄąn cemaatle kÄąlÄąnmasÄąna ßçßncĂź veya dĂśrdĂźncĂź geceden sonra ara vermiĹ (el-MuvaášášaĘž, âRamaşânâ, 1; BuhârĂŽ, âTeheccĂźdâ, 5), dua ederken sesi yĂźkseltmeyi, hastalÄąk ve yolculuk esnasÄąnda namaz ve oruç gibi ibadetler için tanÄąnan ruhsatlarÄą kullanmamayÄą uygun bulmamĹŠ(BuhârĂŽ, âTevḼÎdâ, 9; NesâÎ, âᚢĹyâmâ, 47, 48), oruç tutarken iftarda acele etmeyi, sahuru ise geciktirmeyi tavsiye etmiĹ (MĂźsned, V, 147; BuhârĂŽ, âᚢavmâ, 33, 45), insan gĂźcĂźnĂź zorlayacak Ĺekilde nâfile namaz kÄąlmayÄą tasvip etmemiĹ (BuhârĂŽ, âĂmânâ, 32; âTeheccĂźdâ, 18), imamlÄąk yapanlarÄąn namazÄą uzatmalarÄąnÄą eleĹtirmiĹ (MĂźsned, IV, 118; MĂźslim, âᚢalâtâ, 182), abdest alÄąrken organlarÄą ßçten fazla yÄąkamayÄą haddi aĹmak olarak deÄerlendirmiĹ (MĂźsned, II, 180; İbn Mâce, âᚏahâretâ, 48), aĹÄąrÄą Ĺekilde ibadete dalarak eĹini ihmal eden Abdullah b. Amr b. ĂsâÄą uyarÄąp eĹine karĹÄą da sorumluluklarÄą bulunduÄunu hatÄąrlatmĹŠ(BuhârĂŽ, âᚢavmâ, 55), ifa ettikleri ibadetleri azÄąmsayarak geceleri sĂźrekli namaz kÄąlacaklarÄąnÄą, gĂźndĂźzleri de devamlÄą oruç tutacaklarÄąnÄą ve cinsĂŽ hayatlarÄąna son vereceklerini sĂśyleyen sahâbĂŽlerin bu tutumunu İslâmiyetâte ruhbanlÄąÄÄąn bulunmadÄąÄÄąnÄą belirterek sĂźnnetine aykÄąrÄą bulmuĹ (BuhârĂŽ, âNikâḼâ, 1; EbĂť DâvĂťd, âTeášavvuĘżâ, 27) ve dinĂŽ hĂźkĂźmleri aĹÄąrÄąlÄąÄa kaçarak uygulamaya çalÄąĹanlarÄąn bunda muvaffak olamayacaklarÄąna dikkat çekmiĹtir (MĂźsned, IV, 422). Bunun yanÄąnda Hz. Peygamber, gĂźnlĂźk hayatÄąn neĹeli ve kederli gĂśrĂźnĂźmlerinde ifrat ve tefrite gitmeyi de menetmiĹ, sĂśzleri ve davranÄąĹlarÄąyla insan fÄątratÄąna uygun dĂźĹen itidal çizgisini daima korumuĹ ve tavsiye etmiĹtir. HÄąristiyanlarÄąn Hz. ĂsââyÄą Ăśvmekte ifrata dĂźĹtĂźklerini hatÄąrlatarak kendisine karĹÄą gĂśsterilecek ĂśvgĂź ve saygÄąda aĹÄąrÄą gidilmesine de izin vermemiĹtir (MĂźsned, I, 23; IV, 25; BuhârĂŽ, âEnbiyâʞâ, 48). ResĂťl-i Ekremâin gulĂźvvĂź yasaklayan bu sĂśzlerinin yanÄą sÄąra itidali tavsiye eden, İslâm dininin mĂźsamaha ve kolaylÄąk dini olduÄunu ifade eden hadisleri de vardÄąr (meselâ bk. MĂźsned, IV, 338; V, 32; VI, 116, 167; MĂźslim, âáşikirâ, 78).
İslâm dĂźnyasÄąnda erken devirlerde gulĂźv anlayÄąĹÄąnÄąn ve buna baÄlÄą hareketlerin ortaya çĹkÄąĹÄąnÄą hazÄąrlayan sebepler, gulĂźvvĂź benimseyen ĹahÄąs ve gruplarÄąn psikolojik yapÄąlarÄą ile mĂźslĂźman olmadan Ăśnceki inanç ve kĂźltĂźrlerine gĂśre farklÄąlÄąk arzeder. Bu sebepleri Ĺu Ĺekilde Ăśzetlemek mĂźmkĂźndĂźr: 1. SiyasĂŽ sebepler. Mevcut yĂśnetimden umduÄunu bulamayan ve iktidara karĹÄą meĹrĂť yollarla muhalefet etme imkânÄąna sahip olmayan gruplarÄąn kurtarÄącÄą beklentisi içine girmesi, bazÄą liderlere tanrÄąlaĹtÄąrmaya kadar varan bir nazarla bakmasÄą bu faktĂśr içinde mĂźtalaa edilebilir. Hz. Aliâye ve onun soyundan gelen imamlara karĹÄą gĂśsterilen aĹÄąrÄą baÄlÄąlÄąk bunun Ăśrneklerinden biridir. 2. YabancÄą tesirler. Her tĂźrlĂź aĹÄąrÄą gĂśrĂźĹe kaynaklÄąk eden ve KĂťfeâde yaĹayan Kinde kabilesine mensup SenevĂŽler (Seneviyye) baĹta olmak Ăźzere, eski din ve kĂźltĂźrlere baÄlÄą gruplarÄąn ve gulĂźvve dĂźĹtĂźkleri Kurâan tarafÄąndan belirtilen yahudilerle hÄąristiyanlarÄąn İslâm dĂźnyasÄąndaki gulĂźv hareketinin ortaya çĹkÄąĹÄąnda etkili olduÄu genellikle kabul edilir. Bunun dÄąĹÄąnda, mĂźslĂźman olmadÄąklarÄą halde mĂźslĂźman gĂśrĂźnerek İslâmâÄą tahrif etmek isteyen AraplarâÄąn ve Arap olmayan unsurlarÄąn, hakkÄąnda siyasĂŽ ve hissĂŽ birçok spekĂźlasyonun yapÄąldÄąÄÄą Hz. Ali ile onun soyundan gelenlerin etrafÄąnda bâtÄąl inançlar oluĹturma faaliyetleri gulĂźv hareketini, Ăśzellikle de GÄliyyeânin ortaya çĹkÄąĹÄąnÄą etkileyen sebepler arasÄąnda zikredilir. 3. Psikolojik sebepler. DinĂŽ hayat açĹsÄąndan insanlarÄąn farklÄą yeteneklere sahip bulunmasÄą gulĂźvvĂźn psikososyolojik sebepleri arasÄąnda gĂśsterilir. Zira hangi dine mensup olursa olsun fÄątraten insanlarÄąn çoÄunluÄu itidal çizgisinde, az bir grubu da gulĂźv çizgisinde yer alÄąr. Meselâ Ehl-i beyt etrafÄąnda oluĹturulan aĹÄąrÄą sevgi halesi, fikrĂŽ derinliÄi bulunmayan hassas bazÄą çevrelerin aĹÄąrÄą duygulara sahip olmasÄąna sebep teĹkil etmiĹtir.
GÄliyye içinde toplanan ve kiĹinin İslâmâdan çĹkmasÄąna sebep olan gulĂźv anlayÄąĹlarÄą bir yana (bk. GÄLİYYE), İslâm tarihi boyunca mĂźslĂźmanlar arasÄąnda gulĂźv olarak deÄerlendirilen inanç ve davranÄąĹlarÄą itikadĂŽ ve amelĂŽ olmak Ăźzere iki grupta ele almak mĂźmkĂźndĂźr. Ehl-i beytâe mensup imamlarÄąn, velĂŽ olduklarÄąna inanÄąlan kiĹilerin (abdal, ricâlĂźâl-gayb) ve tarikat Ĺeyhlerinin gaybÄą bildiklerine, kâinatÄąn iĹlerinin yĂźrĂźtĂźlmesinde tasarrufta bulunabildiklerine, darda kalan mĂźslĂźmanlara yardÄąm edebileceklerine inanmak, bu maksatla kabirlerini ziyaret etmek, ayrÄąca imamlarÄąn ve Ĺeyhlerin mâsum olduÄunu kabul edip onlara ait sĂśz ve davranÄąĹlarÄą âdeta dinĂŽ bir kaynak saymak, itikadĂŽ konulara iliĹkin gulĂźvvĂźn belirgin Ăśrnekleridir (krĹ. İbn Teymiyye, I, 482-483; VI, 190; VIII, 59; ReĹĂŽd RÄązâ, VI, 488-489; VIII, 277). Bunun yanÄąnda dinden olduÄu kesinlikle bilinen konular (zarĂťrât-Äą dĂŽniyye) dÄąĹÄąnda kalan itikadĂŽ ve amelĂŽ meselelerde muhalif gĂśrĂźĹleri benimseyenleri tekfir etmek de gulĂźv içinde mĂźtalaa edilmiĹtir. Tekfirde gulĂźv, baĹta HâricĂŽler olmak Ăźzere hicrĂŽ I. yĂźzyÄąldan zamanÄąmÄąza kadar azÄąmsanmayacak derecede itikadĂŽ fÄąrka ve gruplarÄąn vazgeçemediÄi bir aĹÄąrÄąlÄąk olmuĹtur.
AmelĂŽ konulara dair gulĂźvvĂź, yapÄąlmasÄą emredilen veya yasaklanan hususlara ilâvede bulunmak Ĺeklinde Ăśzetlemek mĂźmkĂźndĂźr; bunlarÄąn fertle veya içtimaĂŽ hayatla ilgili olmasÄą sonucu deÄiĹtirmez. Meselâ Hz. Peygamber tarafÄąndan kÄąlÄąnmayan nâfile namazlar belirleyip kÄąlmak, muayyen evrâd ve ezkârÄą belli zamanlara tahsis edip yapmak, sakal bÄąrakmak ve çarĹaf giymek gibi hususlarÄą farz telakki etmek, bunun yanÄąnda kumar niteliÄi taĹÄąmayan oyunlarÄą oynamayÄą, spor mĂźsabakalarÄą dĂźzenlemeyi, sĂśzleri ahlâka aykÄąrÄą olmayan mĂťsiki eserlerini dinlemeyi yasak saymak bu konudaki bazÄą Ăśrnekleri teĹkil eder (ReĹĂŽd RÄązâ, VI, 491; X, 439; Abdurrahman b. Muallâ el-LĂźveyhÄąk, s. 156-157, 398).
NaslarÄąn yorumlanmasÄąna veya siyasĂŽ telakkilere baÄlÄą olarak ortaya çĹkan itikadĂŽ ve fÄąkhĂŽ mezheplerin varlÄąÄÄą sosyolojik bir realitedir. GeniĹ halk kitlelerinin mensup olduÄu ve yeni nesillerin kendilerini içinde bulduklarÄą bu mezhepleri dinin yerine koyarak onlara baÄlÄąlÄąkta aĹÄąrÄą gitmek, naslara aykÄąrÄą olsa bile mezhebin gĂśrĂźĹĂźne uymak da gulĂźv çeĹitleri arasÄąnda yer alÄąr. III. (IX.) yĂźzyÄąldan itibaren gĂźnĂźmĂźze kadar mĂźslĂźmanlar arasÄąnda vuku bulan ve zaman zaman birbirlerini tekfire kadar varan mezhep ve cemaat mĂźcadeleleri, bu alanda da gulĂźv anlayÄąĹÄąnÄąn hâkim olduÄunu gĂśstermektedir. Bu sebeple gulĂźv sadece GÄliyyeâye ait bir anlayĹŠdeÄildir. Nitekim Cebriyye kullara ait fiillerin Allahâa, Muâtezile ise kullara nisbet edilmesi konusunda, HaricĂŽler ile Muâtezile gĂźnahtan sakÄąnma noktasÄąnda, MĂźĹebbihe ile MĂźcessime ilâhĂŽ sÄąfatlarÄąn ispat edilmesinde, MĂźrcie de ilâhĂŽ emirlere karĹÄą ihmalkâr davranmakta aĹÄąrÄą tutum sergilemiĹ ve bu hususlarda gulĂźvve sapmÄąĹtÄąr (EbĂźâl-YĂźsr el-PezdevĂŽ, s. 257-258; ReĹĂŽd RÄązâ, X, 431). Benzer aĹÄąrÄąlÄąklar fÄąkhĂŽ mezhepler içinde de yer yer gĂśrĂźlĂźr.
GĂźnĂźmĂźzde İslâm Ăźlkelerinde genellikle BatÄąlÄą deÄerlerin hâkim olmasÄą, dinin ilkeleri ve ahlâk kurallarÄąyla baÄdaĹmayan inanç ve davranÄąĹlarÄąn yaygÄąnlÄąk kazanmasÄą, buna karĹÄąlÄąk inanç ve dĂźĹĂźnce hĂźrriyetinin kÄąsÄątlanmasÄą, mĂźslĂźmanlarÄąn zaman zaman ibadetlerini bile yerine getiremeyecek derecede baskÄą altÄąnda tutulmasÄą, hatta yer yer dinĂŽ inançlarÄąndan ĂśtĂźrĂź hakarete mâruz kalmasÄą gibi faktĂśrlerin etkisiyle ortaya çĹkan gulĂźv telakkilerinin baĹÄąnda mĂźslĂźmanÄą kĂźfĂźrle itham etme problemi gelmektedir. İslâm dĂźnyasÄąnÄąn çeĹitli bĂślgelerinde dinini bĂźtĂźn yĂśnleriyle hayata geçirmek amacÄąyla faaliyet gĂśsteren cemaatler yĂśnetimlerin baskÄąsÄą ile karĹÄąlaĹtÄąklarÄąndan, yĂśneticilerin yanÄą sÄąra İslâm adÄąna sĂźrdĂźrĂźlen mĂźcadeleye katÄąlmayan mĂźslĂźman çoÄunluÄa karĹÄą da aĹÄąrÄą tepki gĂśstermekte, hatta içlerinden bazÄąlarÄą onlarÄą tekfir etmekte ve İslâmiyetâi sadece kendilerinin temsil ettiÄini savunmaktadÄąr. Bu tĂźr cemaatlerin bir kÄąsmÄą devlet iĹlerinde gĂśrev almayÄą haram saymÄąĹ, İslâmĂŽ rejimle yĂśnetilmeyen Ăźlkelerde cuma namazÄąnÄąn kÄąlÄąnmasÄąnÄą câiz gĂśrmemiĹtir (Abdurrahman b. Muallâ el-LĂźveyhÄąk, s. 459, 525). SayÄąlarÄą çok olmayan selefĂŽ ve tasavvufĂŽ bazÄą akÄąmlarÄąn, gerek itikadĂŽ gerekse amelĂŽ konularda aĹÄąrÄąlÄąÄa varan tutumlarÄąyla mĂźslĂźmanlarÄąn çoÄunluÄunu sapÄąk gĂśsteren anlayÄąĹlarÄą, ayrÄąca II. (VIII.) yĂźzyÄąldan zamanÄąmÄąza kadar gelen tarihĂŽ sĂźreç içinde İslâm âlimlerince yapÄąlan yorumlarÄą nas gibi telakki edip bunlarÄą taklit etmeyi farz mertebesine yĂźkselten aĹÄąrÄą taklitçi gĂśrĂźĹler de gulĂźvvĂźn gĂźnĂźmĂźzdeki tezahĂźrleri olarak deÄerlendirilebilir.
İslâm Ăźlkelerinde BatÄąlÄą deÄerlerin hâkim olmaya baĹlamasÄąndan sonra İslâm dinine bu deÄerler açĹsÄąndan bakĹŠyapan çeĹitli yazarlar, dinin içtimaĂŽ ve hukukĂŽ kurallarÄąnÄą hayata geçirmeye yĂśnelik bĂźtĂźn davranÄąĹlarÄąn aĹÄąrÄą dincilik (gulĂźv) olduÄunu iddia etmiĹler, meselâ İslâmâÄąn doÄuĹundan gĂźnĂźmĂźze kadar uygulanagelen ĂśrtĂźnme (tesettĂźr) gibi dinĂŽ bir hĂźkmĂź, BatÄąlÄą hayat tarzÄąna aykÄąrÄą dĂźĹtĂźÄĂź gerekçesiyle gulĂźv kapsamÄą içinde gĂśstermeye çalÄąĹmÄąĹlardÄąr.
DeÄerlendirme. âDinĂŽ ve din dÄąĹÄą bĂźtĂźn beĹerĂŽ alanlarÄą kapsayan aĹÄąrÄą tutumâ anlamÄąndaki gulĂźv kavramÄąnÄą, herhangi bir hedefi olmayÄąp genellikle beĹerĂŽ arzular, bilgisizlik ve duygusallÄąktan kaynaklanan bilinçsiz gulĂźv ile belli amaçlarÄą gerçekleĹtirmeye yĂśnelik bilinçli gulĂźv olmak Ăźzere iki grupta ele almak mĂźmkĂźndĂźr. İslâm tarihinin muhtelif devirlerinde ve çeĹitli yerlerde her iki tĂźr gulĂźvvĂźn mensuplarÄą mevcut olmuĹtur. Fahreddin er-RâzĂŽ ile ElmalÄąlÄą Muhammed Hamdi YazÄąr gulĂźvvĂź hak ve bâtÄąl diye ikiye ayÄąrmÄąĹlar, dinin hĂźkĂźmlerini ve bunlarÄąn dayandÄąÄÄą delilleri inceden inceye araĹtÄąrmayÄą hak gulĂźv, mesnetsiz ve indĂŽ gĂśrĂźĹleri dine mal etmeyi de bâtÄąl gulĂźv olarak nitelendirmiĹlerdir (MefâtÎḼuâl-ÄĄayb, XII, 62-63; Hak Dini, II, 1785). Ancak ĂlĂťsĂŽânin de belirttiÄi gibi (RÝḼuâl-meʿânĂŽ, VI, 210) bu yorum isabetli gĂśrĂźnmemektedir. ĂĂźnkĂź dinĂŽ hĂźkĂźmlerin ve bunlarÄąn delillerinin araĹtÄąrÄąlÄąp incelenmesi ve gerçeÄin ortaya çĹkarÄąlmasÄą doÄru bir hareket olup Kurâan ve SĂźnnetâin onaylamadÄąÄÄą gulĂźv çerçevesinde dĂźĹĂźnĂźlemez. GulĂźv mesnetsiz ve indĂŽ gĂśrĂźĹleri dine mal edip benimsemek, yeni ibadetler icat etmek, dinĂŽ hĂźkĂźmleri aĹÄąrÄąlÄąÄa kaçacak Ĺekilde uygulamaktÄąr.
GulĂźv telakkisini deÄerlendirirken kiĹinin İslâmâdan çĹkmasÄą sonucunu doÄuran tĂźrĂź ile bĂśyle bir sonuç doÄurmayan tĂźrĂźnĂź birbirinden ayÄąrmak gerekir. İnsanÄą veya baĹka bir varlÄąÄÄą tanrÄąlaĹtÄąrmak (teâlĂŽh), tanrÄąyÄą insana benzetmek veya insan bedenine intikal edip onunla birleĹtiÄine inanmak (hulĂťl-ittihad), peygamberlik iddiasÄąnda bulunmak, sadece Allahâa ve Oânun Ăśzel olarak bilgilendirdiÄi peygamberlere has gayb bilgisine vâkÄąf olduÄunu ileri sĂźrmek, naslarÄąn haber verdiÄi âhiret hayatÄąnÄą temelinden veya naslarda yer aldÄąÄÄą Ĺekliyle yok sayan tenâsĂźh (reenkarnasyon) vb. inançlar taĹÄąmak, farzlarÄą veya haramlarÄą inkâr etmek, mânevĂŽ bir dereceye ulaĹan kuldan dinĂŽ yĂźkĂźmlĂźlĂźklerin kalktÄąÄÄąna inanmak, kiĹiyi İslâm dairesinin dÄąĹÄąna çĹkaran gulĂźv tĂźrleri olarak kabul edilmiĹtir. Buna karĹÄąlÄąk, daha iyi bir kul olmak için bizzat Hz. Peygamberâin yaĹadÄąÄÄą ve ashabÄąna ĂśÄrettiÄi dinĂŽ hayatÄąn Ăśtesine geçip ruhbanlÄąÄa kadar varan aĹÄąrÄą telakki ve uygulamalarÄą benimsemek ise kiĹinin İslâm çerçevesi içinde kalmasÄąna engel deÄildir. Allah rÄązâsÄąnÄą kazanmak gibi bir iyi niyetten doÄmasÄąna raÄmen bu tĂźr anlayÄąĹlarÄą da İslâmâÄąn ruhu ile baÄdaĹtÄąrmak gßçtĂźr. Zira Kurâân-Äą KerĂŽm ile Hz. Peygamberâin sĂźnneti gĂśz ĂśnĂźnde bulundurulduÄu takdirde, İslâmiyetâin insan fÄątratÄąyla uyum saÄlayan kolaylÄąk, rahmet ve mĂźsamaha dini olduÄunu sĂśylemek gerekir. Hangi amaçla olursa olsun AllahâÄąn insanlara helâl kÄąldÄąÄÄą bir Ĺeyi haram sayma yetkisi hiçbir kula verilmemiĹtir. İslâmiyet, nefse eziyeti esas alan Brahmanizm ve Budizm ile insanÄąn bedenĂŽ cephesini ihmal eden HÄąristiyanlÄąk gibi dinlerden baĹka, onun sadece bedenĂŽ yĂśnĂźne aÄÄąrlÄąk verip ruhĂŽ cephesini ihmal eden YahudiliÄin yanÄą sÄąra kiĹiyi sadece maddĂŽ yapÄąsÄąyla deÄerlendiren materyalist telakkiler karĹÄąsÄąnda, beĹer fÄątratÄąna uygun olarak insana hem bedenĂŽ hem de ruhĂŽ cephesiyle yaklaĹan mutedil bir din olup bu husus onu diÄerlerinden ayÄąran ve hak din olduÄunu ortaya koyan temel bir ĂśzelliÄidir. MĂźslĂźmanlÄąk, beĹerin yaratÄąlÄąĹÄąnda var olan aĹÄąrÄąlÄąk temayĂźlĂźnĂź gidermeye Ăśnem vermiĹtir. Zira gulĂźv, herhangi bir konuda gerçeÄin benimsenmesine imkân vermediÄi gibi yeniliÄin ve deÄiĹimin karĹÄąsÄąna dikilen en bĂźyĂźk engeldir. Kurâanâda, Ehl-i kitapâtan aĹÄąrÄąlÄąÄa dĂźĹmeyen bir grubun Peygamberâin getirdiÄi yeni vahiylere iman ettiÄinin belirtilmesi (el-Mâide 5/56), gulĂźvve sapan çoÄunluÄun kapÄąlarÄąnÄą yeniliÄe kapattÄąklarÄąna iĹaret etmektedir. İnsanÄą Ĺirke veya bâtÄąl inanÄąĹlara sĂźrĂźklemesi bir yana, dinĂŽ hayatÄąn çoÄunluk tarafÄąndan yaĹanmasÄąnÄą zorlaĹtÄąrdÄąÄÄą ve dolayÄąsÄąyla kiĹilerin dinden gerektiÄi Ĺekilde faydalanmalarÄąna engel olduÄu için dinde gulĂźv İslâmâÄąn tasvip etmediÄi bir telakki olmuĹtur. Bu sebeple dinin anlaĹÄąlmasÄąna vesile olan mĂźctehid âlimlerle onlarÄąn etrafÄąnda geliĹen mezhepler veya dinĂŽ hayatÄąn canlÄą tutulmasÄąnÄą amaçlayan tarikatlar karĹÄąsÄąnda gulĂźvve sapmak da aynÄą Ĺekilde deÄerlendirilmelidir. BatÄą medeniyetinin etkisinde kalan aydÄąnlarÄąn naslarla sabit olmuĹ ilâhĂŽ emirlerin hayata geçirilmesini aĹÄąrÄą dincilik olarak gĂśrmeleri de terim anlamÄąnda olmasa bile din karĹÄątÄą bir gulĂźv ve bir aĹÄąrÄąlÄąk kabul edilmelidir.
LisânĂźâl-ĘżArab, âÄĄlvâ md.
MĂźsned, I, 23, 24, 40-41, 215, 300, 347, 386; II, 180, 217, 221, 310; III, 101, 161, 198, 454, 456; IV, 25, 86, 118, 119, 132, 147, 172, 338, 394, 422; V, 32, 41, 147, 386; VI, 46, 116, 167, 173.
el-MuvaášášaĘž, âCihâdâ, 11, âRamaşânâ, 1, âᚢĹyâmâ, 6, 7.
Abdullah SellĂťm es-SâmerrâÎ, el-Ä ulĂźv veâl-fÄąraḳuâl-Ä Äliyye fiâl-Ḽaá¸Ă˘retiâl-İslâmiyye, [baskÄą yeri ve tarihi yok] (Dâru VâsÄąt), s. 11-29, 73-74, 125.
Abdurrahman b. Muallâ el-LĂźveyhÄąk, el-Ä ulĂźv fiâd-dĂŽn, Beyrut 1412/1992, tĂźr.yer.
Ahmed AbdĂźlkÄdir eĹ-ĹâzelĂŽ, ḤarekâtĂźâl-ÄĄulĂźv veât-teášarruf fiâl-İslâm, Kahire, ts. (DârĂźâl-MÄąsriyye), s. 10-13.
Ali SâmĂŽ en-NeĹĹâr, NeĹĘžetĂźâl-fikriâl-felsefĂŽ fiâl-İslâm, İskenderiye 1966, II, 66-69, 71-98, 246.
BuhârĂŽ, âEymânâ, 24, âTeheccĂźdâ, 5, 18, âEdebâ, 50, 54, 86, âTevḼÎdâ, 9, âDaĘżavâtâ, 50, âĂmânâ, 32, âNikâḼâ, 1, âVeᚣâyââ, 16, âEnbiyâʞâ, 48, âᚢavmâ, 33, 45, 55.
DârimĂŽ, âᚢalâtâ, 159, âNikâḼâ, 3.
EbĂť DâvĂťd, âEdebâ, 50, âCihâdâ, 82, âTeášavvuĘżâ, 27, âᚢavmâ, 55.
EbĂť Hâtim er-RâzĂŽ, KitâbĂźâz-ZĂŽne (nĹr. Abdullah SellĂťm es-SâmerrâÎ, el-Ä ulĂźv veâl-fÄąraḳuâl-Ä Äliyye fiâl-Ḽaá¸Ă˘retiâl-İslâmiyye içinde), [baskÄą yeri ve tarihi yok] (Dâru VâsÄąt), s. 303-305.
EbĂźâl-BekÄ, el-KĂźlliyyât, s. 150, 242, 311, 392.
EbĂźâl-YĂźsr el-PezdevĂŽ, UᚣÝlĂźâd-dĂŽn (nĹr. H. Peter Linss), Kahire 1383/1963, s. 257-258.
ElmalÄąlÄą, Hak Dini, II, 1784-1785.
Fahreddin er-RâzĂŽ, MefâtÎḼuâl-ÄĄayb, XII, 62-63.
KÄdĂŽ AbdĂźlcebbâr, el-MuÄĄnĂŽ, XX/1, s. 14.
M. F. AbdĂźlbâkÄŤ, el-MuĘżcem, âĘżadvâ md.
MâtĂźrĂŽdĂŽ, TeĘžvĂŽlâtĂźâl-Ḳurʞân, HacÄą Selim AÄa Ktp., nr. 40, I, vr. 172b, 193a.
MĂźslim, âĂmânâ, 148-149, 167, âMĂźsâfirĂŽnâ, 177, 178, 219, âᚢalâtâ, 182, âCihâdâ, 3, âáşikirâ, 78, âʿİlimâ, 7.
NesâÎ, âZĂŽnetâ, 53, 122, âCenâʞizâ, 30, âᚢĹyâmâ, 47,48.
ReĹĂŽd RÄązâ, TefsĂŽrĂźâl-Menâr, IV, 65; VI, 81, 461, 488-489, 491; VIII, 138-139, 277, 439; IX, 369, 469, 527; X, 431, 438-440; XI, 63, 115, 261-262.
RâgÄąb el-İsfahânĂŽ, el-MĂźfredât, âĘżadvâ, âḼadâ md.leri.
TaberĂŽ, CâmiĘżuâl-beyân (Ĺâkir), IX, 416.
TirmizĂŽ, âZĂźhdâ, 47, 64, âBirrâ, 60.
Wensinck, el-MuĘżcem, âĘżadvâ md.
YĂťsuf el-KardâvĂŽ, áşĂ˘hiretĂźâl-ÄĄulĂźv fiât-tekfĂŽr, [baskÄą yeri yok] 1406/1985 (Matâbiuâl-muhtâriâl-İslâmĂŽ), s. 4-5, 18-19.
a.mlf., AĘżlâmĂźân-nĂźbĂźvve (nĹr. Salâh es-SâvĂŽ â Gulâm RÄązâ AâvânĂŽ), Tahran 1397/1977, s. 43, 45, 166.
ĂlĂťsĂŽ, RÝḼuâl-meʿânĂŽ, VI, 210.
İbn Kayyim el-Cevziyye, MedâricĂźâs-sâlikĂŽn, Beyrut 1403/1983, II, 496.
İbn Mâce, âEdebâ, 36, âMenâsikâ, 63, âDuʿâʞâ, 12, âZĂźhdâ, 19, âCenâʞizâ, 52, âᚏahâretâ, 48.
İbn Teymiyye, MinhâcĂźâs-sĂźnne (nĹr. M. ReĹâd Sâlim) [Riyad], 1406/1986, I, 474, 482-483; VI, 190; VIII, 59.
İbnĂźâl-EsĂŽr, en-Nihâye, III, 382.
ĹevkânĂŽ, FetḼuâl-ḳadĂŽr, I, 540; II, 65.
HenĂźz TartÄąĹma GirilmemiĹtir
"GULĂV" maddesi için tartÄąĹma baĹlatÄąn