badge icon

Bu madde henüz onaylanmamıştır.

Blog
Blog
Avatar
YazarFatma Fırat1 Haziran 2026 12:24

"Ah Tanrım, Ne Korkunç" Diyecekler ve Yemeklerini Yemeye Devam Edecekler

Alıntıla

Eğer beyaz ırktan değilseniz acılarınızın pek de bir önemi yoktur. Ulusal anayasa mahkemeleri, insan hakları ve savaş suçları gibi unsurlar siyah ırkı, Müslümanları ve doğuyu pek de sevmezler. Bir süre sizi acılarınızla baş başa bırakıp yaşanan katliamı kınar, göstermelik yardımlarda bulunur ve savaşınız bittikten sonra katliamın unutulmaması için yaşadıklarınızı beyaz perdeye taşır. Geride kalanlar ise hep seyircidir. Önce acınıza, sonra ise filminize.   


Denklem çok basittir: Medyanın bildiği ve üstü kapatılamayacak bilgileri işle, acıyı sansürle ve kahraman bir başrol kullan. Savaşı bitiren, bir kahraman değil de direnişin kendisiyse moralini bozma, hollywood kahraman yaratmakta bir ustadır. Eğer pelerinli bir süper kahraman işe yaramayacaksa Amerikan askerlerini deneyebiliriz. Eğer yakın tarih bunu yalanlayabilecekse de aranızdan birini kahramanlaştırabiliriz.  Siyasi ve ekonomik gücü olan biri için gerçekleri saklamak pek de zor değildir. Ta ki hakikati bilen diğer güçlü siyasilerle aranız açılana dek.


Ruanda Oteli (Hotel Rwanda) filminin ortaya çıkış hikâyesi de hikâyenin aslı gibi oldukça ilgi çekici. Katliamdan tam on yıl sonra, 22 Aralık 2004 tarihinde ABD’de gösterime giren filmin yönetmenliğini Terry George, yapımcılığını ise Güney Afrika, İtalya, İngiltere ve ABD olmak üzere dört ülkeden yapımcılar üstlenmiştir. Her ne kadar senaryosu Keir Pearson ve yönetmen Terry George tarafından kaleme alınmış olsa da hikâyenin asıl yazarı için filmimizin ana kahramanı Paul Rusesabagina’yı göstermekte bir sakınca olmasa gerek. İrlandalı yönetmen Terry George’un 2002 yılında Brüksel’de tanıştığı bir taksi şoförünün hayat hikâyesi, onun ilgisini fazlasıyla çekmiş olmalı ki 2003’te bu hikâyeyi filmleştirmek amacıyla Ruanda'ya seyahat edip çalışmalara başlamış. Peki Paul Rusesabagina’yı bu kadar farklı kılan ve onu diğer Ruandalılardan ayıran soykırım anısı neydi? 


Filmimizin ana kahramanı Paul, herkes tarafından sevilen ve önemli isimlerle iletişim ağına sahip olduğu anlaşılan bir otel müdürü. Aynı zamanda kendisi Tutsi bir kadın ile mutlu bir evliliğe de sahip. Bir kısmımıza yabancı gelebilecek bu iki kavram ‘‘Hutu ve Tutsi’’ temelde oldukça basit bir ayrıma denk düşüyor: dış görünüş. Ruanda tarihine aşina olmayan izleyiciler için filmin karışık olabileceği ve birçok unsurun açıklamaya ihtiyaç duyabileceği düşünülebilir. Ancak filmdeki tarihi göndermeler o kadar net işlenmiş ki, bu konuda bilgisi olmayan izleyiciler bile ilk dakikalardan itibaren olayların arka planını rahatlıkla kavrayabiliyor. Zira filmdeki Avrupalı gazeteciler de ülkedeki gerilimin nedenini bilmiyor ve merak edilen soruları yerli halktan öğrenerek izleyiciye aktarıyor. Hutu ve Tutsi ayrımının kimler tarafından ne zaman ve nasıl oluşturulduğuna, ayrımın saçmalığına, Hutu’ların neden bu denli kinlendiğine, ordunun Fransa tarafından güçlendirildiğine, her şeyin planlanmış bir suikast olduğuna ve dahasına filmde değiniliyor. Avrupa’nın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin olaylara sessiz kalışı, BM’nin ülkedeki vasıfsızlığı ve kişilerin sırf siyahi oldukları için kaderlerine terk edilmesi filmde açıkça eleştirilen temel noktalardan bazıları. Gerek bu yanıyla gerekse de filmde kullanılan müzik ve görüntülerin tesiriyle filmi bitirdiğinizde bir süre kendinize gelemeyebilirsiniz. Kurbanların korku ve streslerini aynı şekilde hissedebiliyorsunuz. Kötülüğün nasıl bir raddeye ulaşabildiğini hayretle izlerken iyiliğin verdiği güvenle duygularınızı dengeleyebiliyorsunuz. Bir tarafta katliam yanlısı vahşi Hutu’lar, öte yandan ailesini ve Tutsi’leri tüm mal varlığı ve canını ortaya koyarak koruyan bir Hutu olan Paul. Zaten kendisi bu davranışından dolayı farklı ülkelerden barış ödülü almaya layık görülmüş, filmin kendisi de büyük ses getirmenin yanı sıra birçok ödül kazanmıştır.


Tabii, film olayların belli bir kısmını anlattığı için normalleşme sürecini araştırmak bizlere düşüyor. Sonuçta geride bırakılan bir milyona yakın ceset, tecavüze uğramış beş yüz bin kadın, binlerce ampute, yağmalanmış bir ülke, çökmüş bir yargı sistemi, binlerce yetim ve büyük bir trajedi var. Bunları araştırırken acaba Bay Paul’a ne oldu, şimdi nerelerde diye merak edip biraz da onu araştırabilirsiniz. Şayet bu aksiyon, size farklı hikâyelerin kapısını aralayabilir. Fakat siz bunu yapmadan ben sizler için açıklamak isterim. 


Bay Paul hakkında ortaya atılan iddialar kamuoyunca kesin kabul görmüş veya tartışmasız biçimde kanıtlanmış değildir. Ancak ardında güçlü suçlamalar, çelişkili tanıklıklar ve cevaplanmayı bekleyen sorular bırakmıştır. Belki de asıl dikkat çekici olan nokta tam olarak budur. Çünkü medya çoğu zaman olayları olduğu gibi aktarmaktan ziyade onları belirli anlatılar içerisinde yeniden inşa eder. Kahramanlara, kötü adamlara ve izleyicinin kolaylıkla bağ kurabileceği hikâyelere ihtiyaç duyar. Bu nedenle yıllarca insanlığın vicdanını temsil eden bir figür olarak sunulan Rusesabagina'nın hikâyesi de zamanla farklı yorumların, siyasi hesaplaşmaların ve karşı anlatıların konusu hâline gelmiştir.


Katliam resmi olarak sonlanıp yeni bir hükümet kurulunca birçok Hutu yakın ülkelere göç etmek yahut kaçmak zorunda kalıyor. Geride kalanlar arasında barış ve uyum çalışmaları yürütülse dahi, intikam cinayetleri olarak adlandırılan saldırılar devam ediyor. Rusesabagina da evinde öldürülmeye çalışılınca ülkeyi terk etmeye karar veriyor. Eşi, dört çocuğu ve evlat edindikleri eşinin yeğenleri ile önce Uganda’ya, ardından da Belçika’ya göçmen olarak yerleşiyorlar ve burada yıllarca sakin bir hayat sürüyorlar.


Brüksel’de taksi şoförlüğü yaparken zaman zaman arabasına binen insanlara kendi hayat hikâyesinden bahsedermiş. Şans eseri, 2002’de filmin yönetmeni Terry George da bu taksiye biniyor ve yaptıkları sohbet sonrası iletişimlerini devam ettiriyorlar. Bir sene sonra Ruanda’ya seyahat ettikleri esnada Rusesabagina’nın havaalanında mutlulukla karşılanması da Terry George’u oldukça etkiliyor. Gerek filmin çekimleri sırasında gerek de filmin popüler olduğu ilk dönemlerde herhangi bir sıkıntı söz konusu değilmiş. Fakat ne zaman ki dönemin devlet başkanı Kagame ve Rusesabagina’nın arası açılıyor, işte o zaman katliam sırasında otelde konaklayan Tutsi’lerden itiraf haberleri patlak veriyor.


Otele sığınan bazı kişilerin iddialarına göre, filmin aksine Rusesabagina otelde insanları para karşılığında saklıyor, Kızılhaç’tan gelen gıda yardımlarını insanlara para karşılığında satıyor, parası bitenleri otelden atıyor ve otelin temel ihtiyaçlar üzerine olan hizmetlerinden mahrum bırakıyor. Filmin ilerleyen dakikalarında Hutu milisleri tarafından otele düzenlenen saldırı sonucu otelin suyu kesiliyor ve insanlar havuz suyuyla yemek yemek zorunda kalıyor. Oysa bu sahnenin gerçek arka planında su kesintisinin sebebi dışarıdaki Hutu’lar değil, Rusesabagina’nın bizzat kendisi olduğu iddia ediliyor. Ruanda hükümeti kendisini katliamdan kâr elde etmekle suçlamış ve onun gerçek hikâyesini anlatan bir kitap dahi yayınlamıştır. Hatta bir konuşmasında Başkan Kagame, Rusesabagina için ‘‘Ruanda'nın Avrupa'da, Amerika'da imal edilmiş kahramanlara ihtiyacı yok.” ifadelerini de kullanmıştır. Aslında filmde yer alan bir diyalog, yıllar sonra ortaya atılan bu iddiaları ister istemez akla getiriyor. Rusesabagina'nın Interahamwe lideri Rutaganda ile görüşmesinde kendisine yöneltilen "Senin oteldeki zengin hamamböceklerinin paraları artık işe yaramayacak..." söylemi, sonradan gündeme gelen suçlamalarla birlikte düşünüldüğünde farklı yorumlara kapı aralıyor. Elbette bu durum iddiaların doğruluğunu kanıtlamıyor; yalnızca hikâyeye başka bir açıdan bakılmasına neden oluyor.


Ama belki de tüm bu tartışmaların kendisi bile hikâyenin bir parçasıdır. Kimlerin neyi söylediği, hangi iddianın ne kadar güçlü olduğu, hangi anlatının daha çok yayıldığı… Bunların hiçbiri tek başına “gerçeği” sabitlemeye yetmez. Çünkü modern çağda hakikat, çoğu zaman kanıtlarla değil, anlatının gücüyle şekillenir. Bir isim kahramana dönüşür, sonra şüpheyle anılır; bir olay trajedi olur, sonra yeniden yorumlanır; bir görüntü dünyayı sarsar, sonra gündelik akışın içinde kaybolur. Ve tüm bu döngünün içinde değişmeyen tek şey kalır: izleyenler.


Ve belki de en rahatsız edici gerçek tam burada saklıdır. O meşhur cümle yirmi yıl önce söylenmişti: “İnsanlar bu görüntüleri gördüklerinde ‘Ah Tanrım, ne korkunç’ diyecekler ve yemeklerini yemeye devam edecekler.” Yirmi yıl geçti. Ruanda değişti. Filmin kahramanı tartışmalı hale geldi. Dünya yeni savaşlar gördü.


Peki bu cümle ne kadar değişti?

Blog İşlemleri

KÜRE'ye Sor