This article is not approved yet.
15 Temmuz 2018'di. On üç yaşındaydım — henüz on dörde basmamıştım. Priştine'de, Türkiye'deki 15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yıl dönümünü anmak için bir yürüyüş düzenlenmişti. Siviller tanklara karşı durmuş ve o gece pek çok can yitirilmişti. Yürüyüş, o şehitleri anmak ve demokrasi değerlerini yaşatmak içindi. Ben de o dönem gönüllüsü olduğum bir STK ile oradaydım.
O gün olağanüstü bir şey beklentim yoktu. Sadece oradaydım — gönüllülerin yaptığı gibi, hazır bulunuyor, yardım ediyordum. Ve sonra onu gördüm.
Bir arkadaşım, Blinera, Türkiye'nin o dönemki Priştine Büyükelçisi Sayin Kıvılcım Kılıç ile konuşuyordu. Zarif, kendinden emin, işini büyük bir zarafetle yapan bir kadındı. Türkçe konuşuyorlardı. Türkçeyi daha önce hiç duymamıştım değil ama o an, o konuşmayı duyunca içimde bir şeyler değişti. Nasıl açıklayacağımı bilmiyorum — bir huzur vardı onda. Yumuşak. Henüz çalmaya başlamamış ama zaten seveceğini bildiğin bir müzik gibiydi.
O yaşlarda büyükelçiler hakkındaki fikrim çok basitti — onlar bir ülkeyi temsil eden insanlardı. Siyasi boyutlarını bilmiyordum, anlayacağınız. Sadece şunu biliyordum: bir büyükelçi güzelse, o ülkenin insanları da güzel olmalı. Kıvılcım Hanım'ın saç stilini hâlâ hatırlıyorum. Ve işte o gün aklımdan geçen ilk şey buydu: "Türk insanlar çok güzel." 😄
Sonra arkadaşıma döndüm ve Türkçeyi nasıl öğrendiğini sordum. Bana dizilerden öğrendiğini söyledi. Bu kadar basit.

Blinera, ben, ablam ve Türk Büyükelçisi, 15 Temmuz 2018, Priştine
Arkadaşım dizilerden öğrenmişti. Kulağa kolay geliyordu. Ben de denedim.
Bir bölüm izledim. Olmadı.
Şunu açıklamam gerekiyor — sabırsız biri olduğum için değil. Sadece izlediğim dizi ilgimi çekmiyordu ve dili pasif bir şekilde dinleyerek öğrenmek bana göre değildi. Matematiği seven biri olarak her zaman aktif olmayı, bir şeyler üretmeyi, problem çözmeyi sevdim. Matematikde oturup beklemezsin — düşünürsün, uygularsın, çözersin. Dizi izlemek ise tam tersiydi: sadece oturup izliyorsun, sahne sahne takip ediyorsun. Benim zihin yapım buna uygun değildi. Bir bölüm yetti, bıraktım.
Ama dili öğrenme isteği geçmedi. Aksine büyüdü.
O zaman matematiği çok seviyordum. Belki de bu yüzden aklım hep bir sistem, bir düzen, bir mantık arıyor. Dizi işe yaramadıysa, kendi yöntemimi bulurdum.
Bir defter aldım. O defteri hâlâ saklıyorum.
İlk sayfayı açtım ve yazmaya başladım. Günaydın. İyi günler. İyi akşamlar. İyi geceler. Her selamlaşmayı Türkçe yazıyor, İngilizce yanına not ediyordum. Sonra kelime kelime ilerlemeye başladım. Her yeni kelimeyi defterime yazıyor, İngilizceye eşleştiriyor ve ezberlemaya çalışıyordum.
Ezberlemeyi pek sevmem açıkçası. Ama zorunda kaldığımda bir çıkış yolu bulurum. Kelimeler arasındaki örüntüleri bulmaya çalışıyordum — sesleri, yapıları, benzerlikleri. Matematikte bir formül nasıl mantıklı geliyorsa, dilde de o mantığı arıyordum.
Ama büyük bir sorunum vardı: pratik yapacak kimse yoktu.
Ailemden hiç kimse Türkçe bilmiyordu — o zaman da, şimdi de. Blinera ile o kadar sık görüşmüyorduk. Özel günlerde, özel anlarda. Yani öğrendiğim kelimeleri biliyordum, ama cümle kurarken bir şeyler eksik kalıyordu. Kelimeler vardı, ama onları bir araya getirecek ses yoktu. O yüzden müziğe yöneldim.

Türkçe öğrenme için ilk defterim, 2018
Kelimeler vardı, ama onları bir araya getirecek ses yoktu. O yüzden müziğe yöneldim.
Türkçe şarkılar dinlemeye başladım. İlk dönemlerimde en çok dinlediğim şarkılar Ogün Sanlısoy'un Saydim ve Güliz Ayla'nın Olmazsan Olmaz idi.
Önce sadece melodiyi duyuyordum — sözleri anlamıyordum ama bir şekilde kulağıma hoş geliyordu. Sonra kendime dedim ki, neden hem dinleyip hem öğrenmeyeyim? Şarkının sözlerini buluyordum, kelime kelime Arnavçaya çeviriyordum ve defterime yazıyordum. Sonra şarkıyı tekrar açıyor, sözlere bakarak dinliyordum. Tekrar, tekrar, tekrar.
Farkında olmadan ezberliyor, farkında olmadan telaffuzu öğreniyordum. Çünkü bir şarkıyı ezberlediğinde zorlanmıyorsun — sadece sevdiğin için söylüyorsun. Ve bir gün kendimi Türkçe mırıldanırken buldum. Ailem ne dediğimi anlamıyordu tabii.
Müzik benim için sadece bir öğrenme aracı değildi — Türk kültürüne açılan bir pencereydi. Şarkıların içinde duygular vardı, hikayeler vardı, bir yaşam tarzı vardı. Ve ben o dünyanın içine çekiliyordum, yavaş yavaş, farkında bile olmadan.
Yıllar geçtikçe müzik zevkim de Türkçem gibi değişti ve derinleşti. Şimdi en çok dinlediklerim arasında Barış Manço, Canozan, Dedublüman, Mabel Matiz, maNga, Sertab Erener ve Melike Şahin var. Başlangıçta duygusal balladlarla başlayan bu yolculuk, beni Türk müziğinin çok daha geniş ve zengin bir dünyasına taşıdı. Sanırım bir dili gerçekten öğrendiğinde, o dilin müziğini de farklı bir kulakla duymaya başlıyorsun.
Ama hâlâ eksik olan bir şey vardı: gerçek bir konuşma. Kelimeleri biliyordum, şarkıları ezberlemiştim, ama karşımda Türkçe konuşan biri olmadan cümlelerimi test edemiyordum. Pratik yapmak için bir fırsat bekliyordum. Ve o fırsat, üç yıl sonra geldi.

En sevdiğim Türkçe şarkı.
2021 yazıydı. Priştine'deki Yunus Emre Enstitüsü'nün duyurular panosunda bir ilan gördüm — İstanbul'da gençlik kampı. Kosovalı genç kızlara da açıktı. Başvurdum.
Kabul edildim.
O ana kadar öğrendiklerimin gerçek hayatta işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordum. Üç yıldır bir defter dolusu kelime, sayfalarca çevrilmiş şarkı sözü ve hiçbir zaman tam olarak test edilmemiş cümleler. Ve şimdi gerçek Türk insanlarıyla, Türkiye'nin tam kalbinde, beş gün geçirecektim.
İstanbul'a ilk adımımı attığımda içimde garip bir his vardı. Yabancı bir şehirdeydim, ailемden uzaktaydım — ama yabancı hissetmiyordum. Tanıştığım kız arkadaşlar öyle sıcak, öyle içtendi ki sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissettim. O kampda anladım ki Türk insanları gerçekten güzel kalpli insanlar. Büyükelçinin zarafetini hatırladım — ve yanılmadığımı gördüm.
Türkçemi orada ilk kez gerçekten konuştum. Eksik cümleler, yanlış kelimeler, bazen gülüşmeler — ama kimse beni yargılamadı. Aksine teşvik ettiler. Ve o beş gün boyunca dilim açıldı, yavaş yavaş.
Kamp sadece beş günüydü. Ama gitme zamanı geldiğinde — her ne kadar ailemi özlüyor olsam da, her ne kadar eve dönmeyi seven biri olsam da — o gün gitmek istemedim. Bir gün daha kalsam diye içimden geçirdim. Sadece bir gün daha.
İstanbul bana ilk kez o zaman bir şey fısıldadı. Sanki "Seni bekliyorum" dedi. Ve ben de bildim ki bu veda değil, sadece bir ara veris.

Grubumuz ve hocamız Nazife Hocam, İstanbul, Ağustos 2021
Türk kültürüyle bağım sadece dil ve müzikten ibaret değildi. Bir de yemek meselesi vardı. Ve bu konuda Arnavut mutfağı ile Türk mutfağı arasındaki bağ beni hiç şaşırtmadı — çünkü zaten çocukluğumdan beri o tatları biliyordum, sadece bazılarının Türkçe ismini bilmiyordum.
Annem inanılmaz bir sarma yapar. Üzüm yaprağına sarılmış, içi et ve pirinçle dolu — biz buna sarma deriz, Türkler de öyle.
Bir de dolma var — biberin içine kıyma ve pirinç doldurulmuş, sebzelerle pişirilmiş. Adını ilk Türkçe duyduğumda "aa, biz de bunu yiyoruz!" dedim kendi kendime. Ve tabii baklava. Baklava her zaman her şeyin parçası — doğumlarda, düğünlerde, bayramlarda, sadece çay içerken bile. Sanırım baklava evrensel bir dil.
Bir de sokak lezzetleri var.
Kampta ise geleneksel dansları öğrendim. Kampta duyduğumuz ilk geleneksel şarkı Erik Dalı'ydı — ve o andan itibaren favorilerim arasına girdi, hâlâ öyle. Arkadaşlarım Esma, Hacer ve Melike bana Damat Halayı'nı ve Can Demirağa Halayı'nı öğretti. Müzikle, renklerle, hareketle anlatılan hikayeler. Bir de Kolbastı meselesi vardı — Merve ve Burcu ile denedik ama dürüst olmak gerekirse, o biraz benim seviyemin üzerindeydi. Herkese tavsiye etmiyorum hahaha.
Grubumuzun hocası Nazife Hocam'dı ve onu çok seviyordum. Bir gün Miniatürk Park'nı ziyarete gittiğimizde diğer gruplarla birlikte sırada bekliyorduk. O kalabalığın ortasında dayanamadım ve yüksek sesle bağırdım: "Hocamız en iyi hoca, yaşa Nazife Hocam!!"
Nazife Hocam döndü ve gülerek dedi ki: "Erblina, teşekkür ederim, sizi çok seviyorum – ama diğer öğretmenler için ayıp olur, lütfen bir daha yapmayın." O anı hiç unutmayacağım.
Ve o anlarda düşündüm ki kültür sadece kitaplarda değil – ellerde, ayaklarda, sofralarda yaşıyor. Arnavut ve Türk kültürü arasındaki bu köprü beni her zaman büyüledi.
2022'de liseyi bitirdim – Priştine'deki matematik lisesini. Ve Edinburgh Üniversitesi'nde Matematik okumak için İskoçya'ya gidecektim. Yeni bir ülke, yeni bir hayat, yeni bir başlangıç.
Ama her büyük yolculuktan önce bir gelenek vardı.
Kosova'dan ayrılmadan bir gün önce — çünkü kış ve yaz tatillerinde hep eve dönüyordum — annem mutfağa geçer ve yaprak sarması yapardı. Sadece yapardı, hiçbir şey söylemeden. Çünkü biliyordu. Benim en sevdiğim yemeğin o olduğunu biliyordu. Ve her seferinde o sarmaları yerken düşünürdüm — Arnavut annem, Türk kökenli bir yemek yapıyor, ben de İskoçya'ya gidiyorum. Hayat ne kadar güzel bir karışım.

Sarma yemeğini ilk kez kendi başıma pişirdim, Ağustos 2024
Edinburgh'daki arkadaşlarımla hayatım güzeldi ama İstanbul hep aklımın bir köşesindeydi. Sanki orada bitmemiş bir şeyler vardı. Sanki İstanbul beni henüz tam olarak serbest bırakmamıştı.
2024'te, üniversitenin ikinci yılındayken, NGO'mdaki bir grup kız arkadaşımla birlikte TEKNOFEST'e başvurduk. TEKNOFEST, dünyanın en büyük havacılık, teknoloji ve inovasyon festivali — ve her yıl dünyanın dört bir yanından genç takımlar katılıyor. Ön eleme aşamasını geçtik. Heyecanlandık. Ama detaylı rapor ve sunum aşamasında elendik.
Üzüldüm, evet. Ama içimde bir ses vardı: "Henüz değil. Ama zamanı gelecek."
Ve geldi.
2025'te TEKNOFEST'in nerede düzenleneceğini öğrendiğimde gözlerime inanamadım. İstanbul. Tam da her şeyin başladığı şehir. Türkçeyi ilk kez gerçekten konuştuğum, Erik Dalı'yı duyduğum, arkadaşlarımla halaylar çektiğim şehir.
Ve bu sefer finale kaldık — Kosova'dan TEKNOFEST finaline kalan ilk takım olarak. Eğitim Teknolojileri kategorisinde yarıştık ve ekibimizde en genç danışman bendim. Ama o süreçte yaptığımız tartışmalar, diğer danışmanlarla — çoğu ekiplerine fen bilimleri öğreten öğretmenlerdi — eğitim sistemleri ve projelerimiz üzerine konuştuğumuz anlar benim için çok değerliydi. Yaş fark etmiyordu. Fikirler konuşuyordu.
TEKNOFEST İstanbul 2025 hayatımın en özel anlarından biri olarak sonsuza kadar kalbimde kalacak. Yurda dönerken trafik yüzünden sadece 5 saat uyuyabiliyorduk — ama sabah kalktığımızda teknoloji, inovasyon ve yeni fikirler için enerjimiz tamdı. TEKNOFEST ekrandan izlenerek anlaşılacak bir şey değil. Yaşanması gerekiyor. Hissedilmesi gerekiyor.
Ve bir de orada tanıştığım insanlar var. Çoğu lise öğrencisiydi ve bana "hocam" diye hitap ediyorlardı — bu beni hâlâ güldürüyor. Ama yaş hiç engel olmadı. Hâlâ konuşuyoruz, hâlâ paylaşıyoruz. Hatta sosyal medyada ortak bir grupchatimiz bile var: "Biz Yaptık". 🏆
Edinburgh'da ise en yakın arkadaşlarımdan biri İstanbullu bir Türk — Hanzade. Meadows'ta piknik yaptığımızda Türk yemekleri yapan odur — ve inanın, o anlar benim için küçük bir İstanbul gibi hissettiriyor. Arkadaş grubumuzda bir espri var: Türkiye hakkında bir şey konuşulduğunda ben Hanzade'den çok önce tepki veriyorum. Hanzade'ye bazen şunu söylüyorum: "Hanzade, seni çok kez Türklükte geçtim." O da bana sadece gülüyor.
Bir gün sosyal medyada Sertab Erener'in "Olsun" şarkısının bir videosunu gördüm — tam da "ben giderim İstanbul senin olsun" kısmı. Hemen arkadaş grubumuza gönderdim ve Hanzade'ye sordum: "Neden İstanbul senin olsun diyor? Ben bunu hiçbir şey için söyleyemezdim." Hanzade şarkının hikayesini anlattı. Anladım, saygı duyuyorum — ama Sertab Abla'ya katılmıyorum. Benim İstanbul'um her zaman benimdir. Kimseye bırakmam.
Edinburgh'daki diğer arkadaşlarım çoğunlukla Araplar ve Avrupalılar, bir de Asyalı arkadaşlarım var. Bir gün Asyalı arkadaşım bana döndü ve dedi ki: "Sen Türk değilsin ama sanki ruhunun Türk parçaları var."
Belki de haklıydı. Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum — İstanbul beni her zaman iyi şeyler için çağırdı. Ve ben her gittiğimde, hayatımın en güzel anlarından bazılarını oradan getirdim.

Teknofest İstanbul Açılış Töreni, Eylül 2025

İstanbul Teknofest 2025'ten çektiğimiz son fotoğrafımız, Eylül 2025
Her şey 2018de başladı. On üç yaşında bir kız, gönüllü olarak orada, hiçbir şey beklemeden. Ve bir kadının sesi — zarif, sakin, güzel — her şeyi değiştirdi.
Sayın Kıvılcım Kılıç Hanım'ı o günden bu yana bir daha görmedim. Ama eğer bir gün yollarımız kesişirse — nerede olursa olsun, ne yapıyor olursa olsun — yapacağım ilk şeyi biliyorum. Doğruca yanına gideceğim ve onu sarılacağım. Ve teşekkür edeceğim.
Çünkü o hiçbir şey yapmadı — kasıtlı olarak. Bana gelip "gel bu dili öğren" demedi. Bir ders vermedi, bir konuşma yapmadı. Sadece kendisiydi. İşini severek, zarafetle, en iyi şekilde yapan bir kadındı. Ve farkında olmadan, on üç yaşındaki bir kızın hayatının yönünü değiştirdi.
Gen Z bir şey söyler bunun için: diva. Literally.
Here is the corrected and updated closing paragraph:
Bir dil öğrendim – ama aslında çok daha fazlasını kazandım. Bir kültür, bir müzik, bir sofra, bir dans, bir şehir, bir his. Ve en önemlisi – insanlar.
Hep şu sözü duyarız: "Önemli olan yer değil, insanlardır." Ben şanslıyım çünkü benim için ikisi de önemli – hem İstanbul, hem de Türk insanları. Türkiye'den değilim, Türk kanı taşımıyorum. Ama onu bu kadar sevmek – dilini, kültürünü, insanlarını, sofrасını, müziğini – bence çok özel bir şey. Ve bunun için minnettarım. Gerçekten.
İstanbul, şu an için planlarım yok. Ama kesinlikle bileceğim bir şey var – seni yeniden göreceğim. Defalarca. Çünkü hissediyorum. Ben sana bağlıyım. Ve bu bağ, hiçbir mesafeyle, hiçbir zamanla kopmaz.
Ben giderim İstanbul senin olsun mu? Hayır, Sertab Abla.
Benim İstanbul'um her zaman benimdir.
Ayrıca, bir dahaki sefere İstanbul'da karşılaştığımızda, belki de Ihlamur Kasrı'nda oluruz. Benim ismim Arnavutça ve anlamı "İhlamur çiçeği kokusu" — o yeri ziyaret etmeden geçemem.
Tekrar görüşene kadar, güzel mavi İstanbul 💙
Erener, Sertab. "Olsun." Sertab, 2001.
Bir Ses
Defter ve Kalem
Müzik Beni Öğretti
İstanbul, İlk Kez
Sofrada, Dansda, Kalpte
TEKNOFEST ve Biz Yaptık
İstanbul benim olsun